Journalist Publisher Blogger
Orta Çağ döneminde, İngiltere’de yaygın bir inanışa göre soyluların kanları mavi imiş. Bu rivayetin pek çok farklı hikâyesi var. Alabildiğine beyaz tenli soyluların kan damarlarının belirgin biçimde görünmesi ve -aslında soylu olmayanlardaki gibi- damarların mavi renge sahip olması en yaygın bilinen sebep. Fakat iş bununla bitmiyor. O dönemden sonra da yaşayan ve günümüzde İngiltere’de zengin züppe gibi bir anlamda kullanılan “blue blooded” benim için farklı anlamlar da taşıyor.
Bir defa, kanın mavi akması düşünce olarak etkileyici ve bir hayli şiirsel. Bunu destekleyen argümanı Edip Cansever’den alıyorum. “Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup” adlı şiirinde, Edip Cansever “dudaklarım kan mavisi bugün” diyor. Bir insanın dudakları ne zaman mavi olur? Mor değil ama masmavi…
Mavi pek çok şeyin rengidir. Elektriğin rengi mavidir örneğin. Sonra alev mavidir bazen, en içten yandığı zamanlarda. Sigaranın dumanı mavidir, deniz mavidir, gökyüzü mavi, bazen süt de mavidir. Fakat en güzel mavi insanın gözlerindedir, yarimin gözlerinde. Ben onun gözlerine ne zaman baksam, gözlerim mavileşir.
Bazı günler başımı yastıktan kaldırdığımda hissederim bunu, kendi kendime tekrar ederim, “dudaklarım kan mavisi bugün” derim. O günler hep diğerlerinden farklı olmuştur. Benimki gibi dudakları mavileşeni hiç görmedim. Belki de insan sadece kendinde görüyordur bunu. Kim bilir…
John Berger, “Buluştuğumuz Yer Burası” adlı kitabındaki Lizbon bölümünde şöyle diyor: “Annem ağladığı zaman yüzünü benden başka bir yana çevirmeye çalışırdı. O ağlarken ben beklerdim, uzun bir trenin hemzemin bir geçitten geçip gitmesini beklediğim gibi.”
Gerçekten de erkeğin en büyük çaresizliği, karşısında ağlayan bir kadına bir şeyler söylemesi gerektiği anda ortaya çıkıyor. Söyleyeceği herhangi bir şey durumu daha da kötüleştirebilir. Hiçbir şey yapmamak da duyarsızlık ve kabalık olarak anlaşılabilir. İnanın ne yapılması gerektiğini ben de tam olarak bilmiyorum. Bu yüzden John Berger gibi bekliyorum. Uzun bir trenin hemzemin bir geçitten geçip gitmesini beklediğim gibi bekliyorum.
Çünkü söyleyecek sözünüz yoksa en iyisi susmaktır. Karşısında sessizce gözyaşı döken kadına bu suskunlukta yoldaşlık etmek için erkeğin hiçbir şey söylememesi de bir yol belki de. Bazen insanlar sadece susarak anlaşırlar. Kelimeler kifayetsizdir. Erkek söylemeye kalksa düğümlenip kalır boğazında sözcükler. Kadının alabora olur dudakları, bir gözyaşı fırtınasında.
Bazı şeyleri zaman birimleriyle ölçmeyecek kadar hayatı tanımaya başladığımızda, ruhumuzda bıraktığı tortuların farkına varıyoruz. Güzel bir film izlemek, bir roman okumak, ruhumuza bir şarkının değmesi, bir şiirin mermi gibi sıyırıp geçmesi. Nasıl geçip gittiği değil de, nasıl başladığı ve ömrümüze nasıl gün gün yayıldığı daha mühim hâle geliyor. O ilk tatlar, ilk dokunuşlar, ilk heyecanlar, ilk çekingenlikler. Şiddetli, altüst edici, sarsıcı bir şeyler arıyorsanız çok fazla seçeneğiniz kalmıyor aşktan başka. “Ki aşk da kısa ömürlüdür, başlar gibi biter” dediği gibi şairin. Zamanla değil ama, ömürle ölçebilirsiniz aşklarınızı. Ömrünüze yayılan aşkların sayısı öyle parmakla sayılacak kadar çok değildir, bilirsiniz. Güzel başlar, acı biter. Güzel bittiği nerede görülmüştür?
Bazı aşklar saman alevi gibi yanar-yakar-biter. Başlar gibi biter. Kelebek ömrü kadar, siz onu uçarken gördüğünüzde bir ayağı çukurdadır. Bazı aşklarsa kısık ateşte pişer. Belki diğerleri gibi şiddetli ve kahredici değildir, fakat gün gün ömrünüze yayılır. Yatılı gelir, bir ömür kalır. Artık misafir değildir. Efendinizdir, dizlerinin dibi memleketinizdir. Bırakın bilmesin, siz biliyorsunuz ya, o yeter.
Bazı aşklar geldikleri gibi giderler. Sadece hatırlanırlar. Hatırladıklarımız bizim değildir, bizden değildir, sönmüş bir yanardağ kadar zararsızdır. Hatıra olan bir aşktan kimseye hayır gelmez. Her hatıranın anısı yoktur. Sigaranızın dumanı gibi dağılır gökyüzünde hatırası.
Bazı aşklar geldikleri gibi giderler. Kalmasını ister miydiniz? Ne istediğinizi bilseydiniz, zaten âşık olmazdınız. Aşk, ne istediğini bilen kişinin işi değildir ki. O saman alevinde ısındınız mı? Belki ürkek bir sızı kaldı. O kadar. Gördünüz değil mi kelebeğin kanat çırpışlarını. Geldiği gibi gitti.
Ben hiç yalnız kalmadım. Veya şöyle söyleyeyim, ben hep yalnızdım. Nasıl baktığımıza, yalnızlıktan ne anladığımıza göre değişiyor cevap. Korkunç bir şeydir kimileri için. Pek çok insan için ise hayat yalnızlıktan ibarettir. Sadece misafirler olur; gelirler ve giderler. Bir kahve içimi, biraz sohbet, şunlar bunlar. Sonra yine kendinle baş başa. Kimseler bilmez, görmez, kendi kalabalıklarıyla meşgulken sizin yalnızlığınızın lafı bile olmaz. Yalnız bir insanın evinde yalnızlığın kokusu sinmiştir duvarlara, eşyalara. Perdeleri kapanmaz o evlerin.
Yalnızlık bazen çok geç fark edilir. Ansızın, ortada hiç bir şey yokken yalnız olduğunuzu, hem de uzun süredir yalnız olduğunuzu fark edersiniz. Sonra oturup, kaç zamandan beri kendinizle başbaşalığınızın hüküm sürdüğünü anlamaya, hesabetmeye çalışırsınız. Mümkün değil, bilemezsiniz. Yüzyıllardır yalnızsınız belki kim bilir. Yalnızlık ağırdır. Yorar, üzer ve bunun tam da aksine tezler öne sürersiniz başkaları gibi, yalnızlığı yüceltecek özlü sözler bulursunuz bir yerlerden. Zor değildir bulmak. Yalnızlar güzel yazar, güzel anlatır. Fakat yalnızlık, bir mağduriyettir. Hayattan alacaklıdır tüm yalnızlar.
Yalnızlık, bir insanın tek başına altından kalkamayacağı kadar ağır bir şeydir. Bunu sürdürebilirsiniz. Yalnızlığı seçmiş, tercih etmiş olabilirsiniz. Fakat lütfen bazen, yani fırsat buldukça misafirlerinizi kabul edin. Yalnızlık bir ömür sürmemeli. Bir kahve içimine, yatılı misafirliğe veya bir ömürlük misafirliğe gelenler olabilir. Bir adam, bir kadın, bir çocuk… Merak etmeyin, o özlediğiniz yalnızlık sizden hiç ayrılmayacak. Yokladığınızda göreceksiniz yalnız yanınızı başucunuzda. Yaşam ve ölümün tek değişmezi belki de yalnızlık. Başlarken, yaşarken, biterken. Hep yalnızız… Tek ve hür.
Öldükten sonra, “ne hayattı be!” diyebileceğimiz bir hayat yaşamak lazım. Dolu, hızlı, fişşek gibi. Kolay mı böyle bir hayat yaşamak? Hiç değil. Ellerimizi kirletmeden yapamayız bunu. Ve kolay olsaydı herkes yapardı. Çok zor da değil aslına bakarsanız. Sadece zahmet istiyor.
Peki ne zaman, hangi arada yaşayacağız tüm bunları? Ne gelir elimizden, bir ömrü tüketmek üzereyken bu gerçeğin ayırdına vardığımızda? Bilir de yaşamaz mıyız, korkar mıyız, yoksa kendimize güvenmez miyiz? Bir sebebi olmak zorun da mı kocaman bir mutsuzluğun? Halbuki hayat başarılan bir şey değil ki. Başarmayı hangi beklenti besledi; biz karar vermedik ki buna! Neden bu zorunluluk? Hakkımız saklı; yenilme, mutsuz olma, mutsuz ölme, yalnız ölme hakkımız cebimizde.
En iyi yaşayanlar, en hızlı koşanlar mı? Hayatı ortalamada en mutlu geçirenler mi finalde kazanan olacak? Ah ah, savaşların kazananı yoktur ya; hayat da bir savaş gibi. Mutluluk ölçülemez ki. Mutluluk amaç da olamaz; öyle olursa değerini yitirir ve imkânsızlaşır. Mutsuzluk amaç olabilir ama. Mutsuz ama iyi bir hayat yaşayabilir insan. İyiden kastım çok farklı elbet. Bana göre, benim aklımdaki “sıkı” hayat için iyi. Onu yaşıyor muyum? Hayır. Yaşayacak mıyım kalan zamanda? Bi ihtimal. İhtimaller olmasa hayat bu kadar eğlenceli olmazdı. Yarın evden çıktığımda yan binadaki dikkatsiz temizlikçinin ayağıyla çarptığı saksı, bana bir elvedanın kapılarını açabilir. Ölüm de ihtimallerden biri olduğu için böylesine heyecanlı yaşıyoruz zaten.
Yaşarsın, bazen de farkında olmadan yaşarsın. Bittiğinde, artık çok uzakta olduğunda ayırdına varırsın. Senin mutsuzluğun, senin kaybedişin, senin kaçışın, senin pes edişin belki de hayatta sana yaşadığını en çok hissettiren şeylerdi. Hayat akıp gidiyor ve biz yaşayan ölüler gibi farkında olmaksızın tüketiyoruz zamanı. Nadiren farkına varıyoruz, evet bir hayat var. Ve kısa bir uyanış gibi, sonrasında tekrar derin uyku. Hey, oradaki, yaşıyor musun? Yoksa yıllar önce öldün de haberin mi yok? İçine düştüğün o berbat rutin çok tatlı bir yandan değil mi? Evet, rutin iyidir. Şu anda, tam olarak şimdi yaşadığın hayatın, arzu ettiğinin ne kadar uzağında olduğunu hesap etmek için herhangi bir ölçü biriminden faydalanamazsın. Zaman da yetmez dostum hayır. Yaşayacaktın, sen bilirsin. O şehir, o kadın, o adam, o temmuz çok uzakta şimdi. Oturup ağlamanın da faydası yok. Nefesin yettikçe yenilerini bul, yenilerini yaşa. Hayat yaşayabildiğin kadardır.
Öldükten sonra, “ne hayattı be!” diyebileceğimiz bir hayat yaşamak lazım. Dolu, hızlı, fişşek gibi. Kolay mı böyle bir hayat yaşamak? Hiç değil. Ellerimizi kirletmeden yapamayız bunu. Ve kolay olsaydı herkes yapardı. Çok zor da değil aslına bakarsanız. Sadece zahmet istiyor. İnanın bu zahmete değer. Her anı için değer.
Hayattaki en acı verici şeylerden biri nedir biliyor musunuz?
Hayal kırıklığı.
Hiçbir merhem iyileştiremez derin bir hayal kırıklığının açtığı yarayı. En büyük ve onarılmaz hayal kırıklıklarını, en sevdiğimiz ve üzerlerine hayaller bina ettiklerimiz açar.
Kırılma değil ki bu. Dev bir kristalin yüksekten betona çakılması esasında. Binlerce parçaya ayrılır; kırılmakla kalmaz yani hayalleriniz, dört bir yana öyle bir dağılır ki, kimse toplayamaz artık bu cam kırıklarını. Paramparça hissetmenin ne demek olduğunu sizden iyi kimse bilemez.
Ne kadar “geçti, tamam, iyiyim” deseniz de adınız gibi bilirsiniz ki, içinizde uçurumlaşan hayal kırıklığını hiçbir şey onaramaz. Bir insanın kalbinin kırılması, ömrünün yarısına bedeldir.
Hayatta başarmak istediğimiz şeyleri ne sebeple yapmak istediğimizi, bunun gerekliliğini, eski bir kararın günlük hayatımızda hükmünün kalıp kalmadığını anlamak için boşluktaki yansımamıza bakmamız gerekiyor belki de. Çocukluk veya gençlik çağlarımızda bir şekilde kafamızda yer etmiş misyonların geçerliliğini yitirip yitirmediğinden emin miyiz? Üstelik tüm bunları yapmak için zamanımız giderek azalırken…
Sen; tam olarak ne yapmak istiyorsun? “Bir şey olmak” ve aslında edinmek istediğin kimliği cebine koyman için hayatın o fırsatları sana sunma ihtimali sürüyor mu? Olabilirliğinin ötesinde, bunu yapmak sana gerçekten ilk planladığın zamanlardaki mutluluğu verecek mi? Belki de hayalken güzeldi.
Diyelim yeterince zamanın var ve koşullar uygun. Bir başka insan olduğunda geride bırakacağın “sen”i özlemeyeceğini kim garanti edebilir? Yeni arkadaşlar, yeni aşklar, yeni mekanlar, yeni bir iş, yeni bir şehir! Geride bıraktıklarını sadece hüzünlü gecelerde değil, nefes aldığım her an özleyeceksin. Bu olabilir. Büyük ihtimalle kendini, sandığından daha az tanıyorsun.
İnan çok zor değil, bir hayali yıkıp kendine daha olası planlar yapmak. Kanepeye uzan, başını kenarlığa koy ve bakışlarını boşlukta bir noktaya kilitle. Orada bulacaksın kaç zamandır olmak istediğin “sen”i. Sana yabancı gelecekse o yansıman, son bir defa bak ona ve hayatına kaldığım yerden devam et. Mutluluk bir mecburiyet değil. İstediğin ve yaşadığın hayat sana mutluluk vaat etmiyor olabilir. Yaşadığın hayat belki de geçerliliğini yitirmiş hayallerden daha iyidir. Doğrul, banyoya git, yüzünü yıka, aynaya bak. Sen gerçeksin. Az önce boşlukta bıraktıkların, uzayın karanlığına gömüldü bile.
Yaşlı filler, kendi ölümlerini sezdikleri anda yola çıkarlar. Fil mezarlığına gider ve orada sonsuz uykularına yatarlar. İnsan dışında, ölümü hayattan ayırabilen yegane canlıdır fil.
Fil mezarlığına sadece öleceğini sezen yaşlı filler gitmez. Genç ve sağlıklı filler, senede bir defa fil mezarlığını ziyaret eder. Ölülerinin kemiklerini hortumlarıyla okşarlar. Bu bir ayin, bir saygı duruşu.
Doğuştan kırışıktır yüzleri. Gözlerinin etrafını saran derin kırışıkları bazı şekillere benzetebiliriz. Ortalama yaşam süreleri insana yakın olsa da, bir fil ancak 20 yaşından sonra iş yapabilecek erişkinliğe kavuşuyor. 20 yaşına kadar çocuk, 20 yaşına kadar hayta.
Bazı insanların içinde fil sezgisi vardır. Kendi ölümlerini sezerler. Bir mezarlığa değil de, ölmek istedikleri şehre giderler.
Mesafelerin en kötü yanı ne biliyor musunuz? Ona sarılamamak, ona uzanamamak. İnsan sevdikleriyle her zaman sarılma mesafesinde olmalı.
Birbirini uzun süre görmemiş iki dostun sarılışına tanık oldunuz mu hiç? Veya sizin uzun yıllardan sonra ilk karşılaşınca sımsıkı sarıldığınız arkadaşlarınız var mı? O dostluğun değerini gösterir işte sarılmadaki içtenlik.
En güzel çocuklar sarılır ama bak. O küçük elleri kollarıyla, kocaman bedeninizi sarmaya çalışır, başını göğsünüze yaslar.
Sarılmanın da türleri var elbet. Karşılaşırken farklıdır, vedalaşırken farklı. Birinde mutluluk, diğerinde hüzün ağır basar. İkisi de çok değerli benim için.
İçinde aşk olduğunda ise her şey değişir. Dünya o iki kişinin etrafında dönmeye başlar büyük bir hızla. Her şey eşitlenir. Sarılmak biraz teslim almak, biraz da teslim olmaktır.
“Dokunsalar ağlayacak” derler ya, sarılma için söylenmiştir aslında. Bekler, bekler, bekler ve sarıldığınızda bir çocuk gibi tüm gövdesiyle sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. İşte o zaman acısını paylaşmış olursunuz.
Sevdiğiniz, özlediğiniz insanlara sarılın. Çünkü sarılmak, sevginin mührüdür.
Büyük ihtimalle tek lokma bile yiyemeyecek. Sofraya koyacak. Öylece kalakalacak. Neden bu kadar direniyor ki kendisini bırakmamak için? Mutsuz, yorgun, şaşkın. Hayal kırıklığının taze kırıkları batıyor her adımında, orasına burasına.
Gece birliktelerdi. Sabah kesin olarak bitti ve gitti. Umursamadığını ona veya başkasına değil, kendisine kanıtlamak için mutfağa girdi ve kahvaltı hazırlamaya koyuldu. En sevdiği türden bir krep yaptı. Çok iyi biliyor yiyemeyeceğini. Tam da masaya oturduğu anda sofraya bakacak. Kendisini o an bırakacak. Sonrası bizi ilgilendirmiyor. Merak etmeyin, toparlayacak.
Bu akşam sokakta yürürken birden durdum. Hayatımdaki sıradan ama bana ait olan manzaraya baktım. Sonra düşündüm ve anladım ki aslında hiçbir şey sıradan değil ve biz ona anlamlar verdikçe bir parçamız oluyor. En basit, olası, dikkat çekmeye değmeyecek kadar kendi halinde detaylar da dâhil. Sıradan olan şey nedir? Göreceli olsa gerek bu sıradanlık denen şey. Sizin için hiçbir anlamı olmayan bir görüntünün bir başkasını derin düşüncelere salması sizin eksikliğiniz olamaz elbette. Eh, belki de kaçırdığınız bir şeydir.
Sanırım bizim için geçiciliği küçük de olsa değer taşıyan herhangi bir şey sıradan olamaz. Sokakta yürürken akşamüstü kasvetinin yeni yakılmış ışıklarla buluştuğu alelade bir sokak manzarası da benzersiz bir güzelliğe bürünebilir gözünüzde. Onu farkı kılan mevcudiyeti değil de, sizin o sırada orada durup onu seyredişiniz olmalı.
Belki de hayattan tat almak denen hadise, biraz da önemsiz görülen detayların farkına varıp oralardan beslenebilmekte gizli. Yoksa hayatımızın dönüm noktalarında, büyük mutluluklarda, büyük tesadüflerde, büyük ayrılıklarda, büyük karşılaşmalarda ve büyük heyecanlarda şüphesiz ki tüm algılarımız açık biçimde her anını kaydediyoruz.
Peki ya değerinin farkında olmadan yaşayıp gittiklerimiz? Sıradan sandığımız ama aslında durup sakince bakınca ne denli yaşanası olduğunu fark edeceğimiz anlar, anılar? Ne olacak onlara? Yaşanmamış hatıralar çöplüğünde yerlerini alacaklar mı? Bunu bilemeyiz. Mümkün değil. Fakat bir kısmını koparabiliriz. Nasıl mı? Bazen yavaşlayarak. Hayatın ritmini düşürerek. Kalbinizin atışından hızlı olmasın adımlarınız. Bazen durup bakmak, etrafımızda o sırada neler olduğunu seyretmek, merak etmek eminim bize yeni keşifler kazandıracak. Nedir bu keşifler diye soracak olursanız size cevap veremem. Herkes farklı seyreder, herkes farklı görür. Ama şundan eminim ki, arada hayatınızın ritmini yavaşlatınca, durup bekleyince görecekleriniz size bazen çok şey kazandıracak olsa da çoğu zaman hiçbir şey katmayacak. O katmadığı zamanlarda kazandığınız şey ise durup dinlenmek olacak. Derin bir nefes, bir adım, gökyüzüne bakmak, bir nefes daha, sonra yine bir adım. Kalbiniz sizinle atıyor, adımlarınızla bir.
Banyolarda zaman mevhumu yitirilir. Aynalar kara delik gibi yutar ışığı ve zamanı. Aynalardan kimse kaçamaz.
Şüphesiz, aynalar zaman konusunda acımasızdır. Yüzünüze tokat gibi vurur geçmişteki yüzlerinizi. Eskimiş bir yüz, sadace sahibine görünür.
Yine aynalara sığınırız. Bize biraz değişmemiz için izin verir. Göz yumar gençleşmemize.
Her ne olursa olsun, aynalar arkadaştır. Yoksa siz hiç, bir aynanın karşısında durup ağlamadınız mı?
Zaman çok iyi bir oyuncudur. Tuzaklar kurar, komplolar düzenler, türlü oyunlarıyla sınar.
Zamana karşı gelemeyiz. Sadece onun kollarına bırakırız kendimizi. Bir denizin suları çekildiğinde kalanlar, zamanın bıraktıklarına benzer.
Bazen lekeler bırakır. Lekeler, geçmişten miras yaralarımızdır. İşin tuhaflığı burada devreye girer: Zamanın açtığı yaraların ilacı, yine zamandır.
Romain Gary, bir romanında soruyor “küçük kediler neden ölmez” diye. Cevabı içinde gizli bu yazıda, büyümenin trajik yanına yapılan gönderme, satır aralarında okunabiliyor. Söylenen odur ki; tanrı, cenneti yaratırken küçük kediler için yer ayırmayı unutmuştur. Bu sebepten, tanrı küçük kedilerin ölmesine izin vermez.
Taşınırken duvarlardan fotoğrafları, tabloları, takvimleri ve haritaları kaldırdığımızda bir iz kalır. Onulmaz bir gölge. Hiçbir boya silemez o izi.
Tüm eşyaları çıkarıp boş eve son bir defa baktığımız o an, duvarların ortasında acısıyla tatlısıyla yaşananlar hızlıca geçip gider belleğimizin denizinden, sessiz bir yelkenli gibi. Neşeli hafta sonu kahvaltılarının kahkahaları, sonu sevişmelerle biten kavgaların yüksek perdeden bağırışları, yalnızlıklar, hüzünler, kabuslar, kalabalıklar capcanlı durur sıvanın yüzeyinde.
Çerçevelerin altından çıkan gölgeli izin içine, o duvarların şahit olduğu hatıralar gizlenmiştir. O evden taşınırken bırakırız duvarda. Bilerek ve görerek.
1997′de üst komşum, arkadaşım, meslektaşım Uğur Uluocak sayesinde tanıdım Tom Waits’i. 6 CD’sini vermişti bana. Kaydedip geri götürdüğümde, “sende kalmasını istiyorum” demişti. Aradan 6 yıl geçti, Uğur’u Kazakistan’da bir tırmanışta kaybettik. Ben o sırada Rusya’daydım. Kara haber geldiğinde inanamadım. Gitmeden bir hafta önce buluşmuştuk. Darmadağın oldum. Uğur’u yazacağım uzun uzun, sanırım henüz hazır değilim.
Uğur’u kaybetmemizin ertesi senesi, Tom Waits yeni bir albüm çıkardı: Real Gone. Hızır gibi yetişmişti yine Tom. Her biri birbirinden etkileyici şarkılarıyla beni büyülemişti. Fakat onlardan biri, diğerlerinden farklıydı her şeyiyle: Green Grass. Eminim Tom Waits için de benzer bir farklılığı var. Bu şarkıyı Tom Waits adına Uğur Uluocak’a ithaf ettim. Bence buna hakkım var. Uğur’u tanısaydı, eminim Tom da bunu yapardı.
Geçtiğimiz sonbahar, San Francisco’da nemli çimlerin üzerinde uzanıp Golden Gate’in üzerindeki sisin dağılmasını beklerken bu şarkının aklıma gelmesi şaşırtıcı değildi benim için. Fotoğrafı da o an çektim cep telefonumla.
O kadar güzel bir şarkı ki, farklı yorumlarıyla da büyük ilgi gördü. Öyle ki, Cibelle yorumu Tom Waits’inkinden fazla biliniyor. YouTube’da izlenme sayısı 3 kat fazla. Fakat ben yine de, 2004′ün soğuk bir sonbahar akşamında taşınabilir CD çalarımla ilk dinlediğim o akşamın hatrına Tom Waits’ten dinlemeyi daha çok seviyorum. Maçka Parkı’ndaki çay bahçesinde oturup hatırlamadığım kadar uzun süre, içinde çok sevdiğim bir dostumun olmadığı hayatı seyretmiştim.
Bir zamanlar bir kalbim vardı
Yasla başını olduğu yere
Avuçla beni örten toprağı
Uzan yeşil çimenlere
Hatırla beni sevdiğin zamanlarıYaklaş, çekinme öyle
Dur yağmurlu göğün altında
Ay yükselmekte
ve geçerken tren, ben düşeyim aklınaAt üstümdeki çalı çırpıyı kenara
ve bizim şarkıyı mırıldan
Bir hava kabarcığıyım artık
içinde süzülüp dolananDur öylece gölgemde
Artık her şeyde ben, bende her şey
Rüzgar gülünde bir haller
Yağmur kokusu var havadaToplayıp yıldızları tanrı saçtı etrafa
Kuş mu, çiçek mi, varamıyorum farkına
Kurtulamayacaksın asla benden
ve o dönüştürecek beni bir ağacaGitme daha, ayrılma benden
Anlat göğün güzelliğini bana
ve eğer çökerse üstümüze o mavilik
Sana sözüm olsun ki
koşacağız ardıç kuşlarının peşi sıraBir zamanlar bir kalbim vardı
Yasla başını olduğu yere
Avuçla beni örten toprağı
Uzan yeşil çimenlere
Hatırla beni sevdiğin zamanları
Sanki doğduğumdan beri biliyorum, hep kulağımdaydı. Şopen’in, iç dünyasındaki karmaşayı en iyi ifade ettiği bestesi, 1 numaralı baladı (G Minör Opus 23) Sadece belli bir ana ait karmaşadan söz etmiyorum; hayatının uzunca bir dönemine -veya tümüne- ait iniş-çıkışları, dalgalanmaları, içe çöküşleri anlatıyor bu bestesiyle Şopen. Bu eser bana müziğin sınırlarını, ufuk çizgisini gösteriyor. Ne ararsam var içinde. Coşku, hüzün, umut, çaresizlik, aşk, ayrılık, özlem, kavuşma…
Peki ya piyanonun başında bu şarkıyı icra etmek? Dinlerken insanı bu kadar kendinden geçirtiyorsa, çalarken neler yapmaz!? Koşarken, nefes nefese ve nereye gittiğinizi bilmeden, kalbiniz göğsünüzden fırlayacakmış gibi atarken bir an yavaşlayıp gövdenizin sesini dinlersiniz ya. Hemen hemen böyle bir şey.
Benim her şeyim
Sen benim her şeyimsin
Beni aydınlatıyorsun, mutlu ediyorsun
Varlığıma güç veriyor varlığın
Sadece, aşkımBana sarılırsan
seni içimde hissederim
Ben tek başıma göremem orayı
Sen benim ışığımsınSen benim her şeyimsin
O tatlı dudaklarının arasında bir yağmur
Beni en derin okyanuslara sürüklüyor
Tüm sesleri senden duyuyorumSen benim her şeyimsin
sonsuza dek
Seni gördüğümden beri
anlıyorum ki bir daha asla
aşktan korkmayacağım
Yeniden doğurdun beniSenin için, sadece senin için
Dünya yıkılsa da sadece aşkın yeter
Gidelim arkada uzun bir yol bırakarak
Sadece sen ve ben
dans edelim şimdi
Gökyüzünde beyaz bir bulutun üzerinde
Gözlerin bir bulut gibi parlıyor
Benim için, benimSihirli bir öfke bu, nefesini hissediyorum
Bilirsin yolları severim
Bu yüzden aşkım için dönüyorum
Sadece aşkın, benim aşkımİspanyolcadan Çeviri: Erdal Kaplanseren
Gün geçmiyor ki yeni bir fişleme vakasıyla karşılaşmayalım. Son olarak bugün gazetelere yansıyan bir “TÜBİTAK çalışanlarına fişleme” meselesi var. 1048 personel “ideolojik solcu, alevi, dinci, Ermeni, Yahudi, ülkücü” gibi etiketlerle fişlenmiş. Listede yer alan bazılarının isimlerinin yanına da “porno sever, kadın düşkünü, kardeşi satanist, metalci” gibi özel yaşamına dair notlar yer alıyor.
Her normal insan gibi, bana da çok garip gelen bir uygulama bu. Bu kadar ciddi biçimde olmasa da, günlük hayat içinde hepimiz bir yerlerde bir şekilde fişleniyoruz. Bugün çıkan haberden sonra aklımdan geçti, fişlemeyi yapan şahsın kişisel bakışı ve subjektif koşullar da yazılan fişlemede etkili midir diye. Hiç düşündünüz mü “beni nasıl fişlerler acep” diye? Vallahi beni izleyerek “zararsız deli. arada kontrol edilmesinde fayda var” gibi bir not düşebilirler. Aklıma bir takım komik fişleme örnekleri geldi:
Fişleme görevlisi zaaflı olursa
Şaşkın fişleme görevlisinden inciler
Fişlediği kişiye âşık olan görevli
Uzandım koltuğa. Ellerimi başımın altında kavuşturdum. Şimdi fark ettim, avizenin üç lambasından sadece birinin yandığını. Diğer ikisi kim bilir ne zaman bozuldu.
Uzanmıştım koltuğa evet. Ellerimi başımın altında kavuşturmuştum ya. İşte o gün doğum günümdü. Yan odada Bob Dylan çalıyordu. Mr. Tambourine Man’i söylüyordu. Bu şarkı, bir doğum günü hediyesi. Teşekkürler Bob, teşekkürler.
Hey Tamburi Efendi, bir şarkı çal bana
Uykulu değilim ve gidecek bir yerim yok
Hey Tamburi Efendi, bir şarkı çal bana
Sabahın şıngırtılı gürültüsünde seni izlemeye geleceğim
Hey Tamburi Efendi, bir şarkı çal bana
Siyah beyaz olsun eski şarkılar gibi
Hani New Orleans yollarında yük treni
Hani bir vagonun tepesinde iki gezgin
Rüzgarda inleyen bir ağız mızıkası
Hey Tamburi Efendi, hadi bir şarkı çal bana
İnsan en çok sevildiğini, özlendiğini, âşık olunduğunu duymaya ihtiyaç duyuyor galiba. Bir beklenti duygusu ziyaret edip duruyor, belli zamanlarda. Güzel sözler hep yerine getiricidir. Cemal Süreya’nın bir şiirinde dediği gibi, “aşklar da bakım istiyor” elbet.
Sevildiğini bilen insan bunu neden duymak ister ısrarla? Bilhassa kadınlar önemser bunu. Ne kadar zaman geçse de, her hallerinden bilseler de isterler duymayı. “Seni seviyorum”un türleri olduğunu bilirler. Kadınlar çok daha iyi görür sözcüklerle. Belki de yazarların çoğu erkek. Fakat kadınlar kadar iyi okuyamaz erkekler, sözcüklerin şifrelerini onlardan iyi çözemezler. Bu yüzden erkeklerin söylerken farkına varmadıklarını, onlardan önce bilir sezgileri güçlü kadınlar.
Bir kadın sevildiğini, özlendiğini, dolu dizgin aşık olunduğunu neden duymak ister defalarca? Bence bunun iki önemli sebebi var. İlki kadınların sözcükleri okuma becerisinde saklı. Her bir sesin tonlanışındaki armoniyi, insan kulağının duymakta zorlanacağı frekansları kalbiyle duyar kadın. Seni seviyorumun, seni çok özledimin, aşığım sananın ne kadar derinlerden söylendiğini, öncekilerden farkını anlar. Kadının zihninin bir yerinde tuttuğu bir zaman çizelgesi vardır. Bu çizelgenin farklı noktalarına koyar aşkının iniş çıkışlarını. Görülmez işaretler vardır. Erkeklerin (ve benim de) anlam veremeyeceği, kavramsal olarak bir yere koyamayacağı işaretler… Davranışlardan ve en çok da sözcüklerden toplarlar o delilleri, her biri özenle zaman çizelgesinde alır yerini.
Söylemelerin bir diğer sebebi -belki de sonucu demeliyim-, kadının içinde gizli. Kadınların hisler konusundaki ustalığı sadece erkeklerle ilgili değil elbet. Kendi hislerinin de ustasıdır kadınlar. Bir saat tamircisi gibidirler bu bakımdan. Seni seviyorumun, seni çok özledimin, aşığım sananın sonuçlarını, ruhundaki yansımasını, yankısını bilirler. O eski heyecanı kim duyumsamak istemez her defasında! İlk dokunuşlardaki o kendini ölecek gibi hissetme hâlini yıllar sonra da yaşamak mümkün müdür? Bunu da işaretler kadın, o uzun zaman çizelgesinde. Bir tane adam için, bir tane kendisi için.
Ona söylemenin, basit bir mutluluk, olağan bir romantizmden çok daha fazlası olduğunu bilen erkekler asla geçiştirmezler bu ritüeli. Her zamanki gibi sevilmek istemez kadınlar. Her defasında farklı renklerle, farklı seslerle sevilmek isterler ve her öpüşmede bir başka koku ve tat ararlar. Binlerce seni seviyorum, seni özledim, aşığım sananın arasındaki farkı anlayabilirler. Bu yüzden bir erkek, içinden gelmeyecekse hiç söylemesin daha iyi. Bu sayede sadece bir defa kırmış olur.
Amsterdam’da, kadim dostum Ufuk’un evindeyim. Evdeki lambalar kapalı. Dışarıdan gelen kısık akşamüstü ışığı, yarı örtülü perdelerin arasından sızarak içeri buyuruyor. Eski bir koltukta oturuyorum. Küçük sehpanın üstünde ne zaman oraya konduğunu bilmediğim bir fincan kahve var. Dumanı tütüyor, öyleyse içmeliyim.
Ufuk’a, “Eee nerede enstrümanların?” diye soruyorum. Gel diyor. Odalardan birinin kapısını açıyor. Kapı gıcırdıyor. Bu oda salondan da karanlık. Sanki başka bir eve açılıyor. Gözlerim ışığa alıştığında seçebiliyorum siluetleri. Ben çalgıları gözümle ararken, Ufuk elinde üç irice kitapla karşımda dikiliyor. Bir sırt çantasına koyup bana veriyor.
Çantayı alırken, biri ismimi söylüyor. Çok yaşlı bir kadın. Yere serilmiş yatakta yatıyor. Bana bakıyor ama sanki görmüyor. Uzun, beyaz, düz saçları ve karanlıkta parıldayan siyah gözleri sadece aklımda kaldı. Eğiliyorum, sonra oturuyorum yer yatağının yanına. Başımı yastığının yanına gömüp, saçlarını okşuyorum. “Erdal, sen çok iyi bir çocuksun” diyor. Ben ağlıyorum. Beyaz saçlarını okşuyorum, sanki ben de beyazlaşıyorum. Ellerim beyazlaşıyor, yüzüm beyazlaşıyor, kalbim, içim her şeyim beyazlaşıyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. İçim temizleniyor.
Ben babaannemi hiç görmedim. Göremezdim, çünkü henüz babam çok küçükken hastalanıp ölmüş. Ve çok güzel. Bu gece, bu rüyada babaannemin evini ziyaret ettim. Onu hasta yatağında, ölmek üzereyken gördüm. Ona sarıldım, saçlarını okşadım, ellerini öptüm ve vedalaştım. Öldüğünde çok gençmiş. Ama bana yaşlı haliyle göründü. Belki benim onu ziyaret etmemi beklerken yaşlandı bu kadar.
Babaanneniz sağsa, arayın onu, hemen şimdi. Kırışan elleri ve kırılan sesiyle açsın telefonu. Biliyorsunuz, çok mutlu olacak. Ben babaannemi hiç görmemiştim. Bu gece gördüm. Çok mutlu oldum.
“Yatakta sırtını dönmenin yüzlerce yolu vardır. Çoğu davet edicidir, bazılarıysa ruhsuz. Bir de yanılgıya pay bırakmayacak şekilde uzaklaşmayı ifade eden bir sırtını dönmeden söz edebiliriz. ” diyor John Berger bir yazısında.
Böyle zamanlarda, sırt kemikleri zırh gibidir.
Ona dokunamazsınız, ulaşamazsınız. Bir kalenin surlarında dalgalanan kararlı bir bayrak gibidir. Çaresizliğin sesi çarpar kalenin duvarlarına.
Kurşun kadar ağır, zırh kadar sert, kılıç kadar keskin.
İtalya’nın kuzeyinde, Bastiglia’da sabahın erken saatleri. Duman tüm ağırlığıyla çökmüş şehre. Hava eksilerde.
Kaldığım köhne otelin kapısından adımımı attığımda, sokaklarda tek bir otomobil ve insanın olmaması beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtan, bu ölü şehirde ne aradığımı unutmuş olmam.
Hah, evet hatırladım! Sigara almak için otelden çıktım, küçük bir market bulacağım. Belki bir kafe denk gelir, oturup sıcak bir şeyler içer, varsa bir parça da kurabiye kemiririm.
Sonrasını, daha sonra düşünürüm.
İki sene önce, bir arkadaşımla Starbucks’ta buluşmak üzere sözleşmiştik. İşim tahminimden uzun sürdüğü için bir saat kadar geç kaldım. Uçağa yetişmek zorunda olduğu için beni daha fazla bekleyemedi. Mekana vardığımda, dışarıdaki boş bir masada, üzerinde onun ismi yazılı karton bardağı gördüm. Bardağın üzerinde, kurşun kalemle çizilmiş bir kalp ve bir uçak figürü vardı. İşinden ve sevgilisinden yeni ayrılmıştı. Birkaç hafta anca… Fırsattan istifade, bir anda bu kadar boşa çıkmışken bir süreliğine ülke değiştirmeye karar verdi. Gidiş o gidiş. Bugün aynı kafede otururken aklıma geldi. Son gönderdiği mektupta, dönmeyi düşünmediğini yazmıştı. Ben de, bir daha kahve bardaklarına desen çizme öyleyse diye azarladım.
Çok az insan gezmeyi sevmez. Seyahat etmeyi, yolun kendisini sevmek ise bir başka tutku. İş veya zevk için yaptığım seyahatlerde belli hazırlıklarım oluyor herkes gibi. En önemli parçası ise bu seyahatin içine başka yolculuklar ekleyebilir miyim yönünde oluyor. Birkaç gün daha ekleyip yakındaki bir şehre geçmek, o gezinin kazandırdıklarını iki kat artırabiliyor.
Son zamanlarda tek gidiş geliş oldu seyahatlerim. En son Ağustos ayında çıktığım bir iş seyahatine 3 ülke ve 5 şehir ekleyerek yolculuk içine yolculuklar katmıştım. Benim için tarifi zor bir hazzı var bunun. Tek başıma yaptığım bu yolculuklar için favori ulaşım yolum tren oluyor. Günübirlik uzaklaşmalar da son derece enteresan olabiliyor. Paris’ten trene atlayıp Reims’e 2.5 saatte gitmek ve orada birkaç saat vakit geçirip akşam treniyle dönmek mesela. Yolculuğun kendisi, varılan yerden çok daha zaman alıyor. Bunun gibi pek çok iç seyahatim oldu.
Yolu, yolculuğu seviyorum demiştim. Fırsat buldukça bunu yapmak, yeni şehirler görmek veya özlediğim bir şehre kavuşmak büyük bir olanak. Önümüzdeki ay bir iş toplantısı için Las Vegas’a gideceğim. Uçuşumu Los Angeles aktarmalı yaptırdım. Niyetim, Los Angeles’tan San Diego’ya gitmek ve orada iki gün geçirip Las Vegas’a geçiş yapmak. San Diego’ya geçişi ise Pacific Surfliner treniyle yapmak gibi çılgın bir düşüncem var. Bir seyahatin içine küçük bir yolculuk ve bir şehir daha eklemek, benim için felekten bir anı çalmak oluyor. Şayet bu planımı uygularsam, orada çektiğim fotoğrafları sizlere fotoğraf blog’um içimdekiler.com‘da sunacağım.
Bir çocuğun içindeki yalnızlığı kimse anlayamaz. Hepimiz bir zamanlar çocuktuk ve o zamanlar bu yalnızlığımızın fark edilmesini isterdik. Ruhumuzda gezindiğini fark ettiğimiz fakat adını koyamadığımız bu durumu yakınımızdaki insanların kendiliğinden anlamasını beklerdik. Bu olmazdı. Nasıl olsun ki? Çocuklar anlaşılamaz. Anne ve babası olarak her an yanında, gözümüz üzerinde, tüm ihtiyaçlarında imdadına koşan insanlar olsak da, kimse bir çocuğun yalnızlığıyla baş edemez. Çocukların ruhu erişilmezdir. Büyüdükçe ele veririz benliğimizin en gizli bölmelerini. Çocukken her şey kapalıdır. Dükkanları kapanmış bir pasajın loş duvarları kadar sessiz ve karanlık.
Hepimiz bir zamanlar çocuktuk dedim ya az önce… Bunu ben de soruyorum kendime: Öyleyse ne zaman unuttuk, ne zaman adını koyduk bu yalnızlığın? Yeterince büyüdüğümüzde mi? Artık aklımız erdiğine göre bir şeyleri adlandırabilir ve kendi çocuklarımıza ulaşarak bu tuhaf yalnızlıklarına son verebilir miyiz? Ne yazık ki hayır. Hiç şansımız yok. Bir zamanlar çocuk olsak da, yalnızca çocukların kapısından girme hakkına sahip olduğu bir uzayda nefes alamayız. Üstelik kendi çocukluğumuza da ulaşamayız. Çünkü artık çocuk değiliz. “İçimdeki çocuk” yalanına da artık kendinizi inandırmayı bırakın. Yok öyle bir çocuk. İçinizde anca tortular bulursunuz, o yıllardan kalmış küflü tortular. O çocuk yok, o çocuk sizin ruhunuzda silindi. Büyüdünüz ve eski bir aile albümünün sayfalarının arasında kaldı sureti. Artık isterseniz rahat bırakın anısını. Eski bir çocukluğun kimseye faydası olmaz zaten.
Archos, Child Pad adıyla çocuklara özel bir tablet üretti.
Archos’un yeni tableti, 7 inch büyüklüğünde, Ice Cream Sandwich işletim sistemine sahip. 1 Ghz işlemci ve 1 GB RAM içeren tabletle, AppsLib tarafından sağlanan Kids Apps Store’dan 14 ayrı kategoride kitaptan oyuna iletişimden eğlenceye 10.000 farklı içeriğe erişmek mümkün.
Ayrıca Archos’un çocuklar için güvenli tablet ortamı yaratan CIPA ve COPPA yasalarına uygun olarak tasarladığı bu yeni ürün velilerin kontrolü elinde tutması için “Ebeveyn Filtresi”ne de sahip. Bütçe dostu olmasıyla da dikkat çeken ve Nisan ayında Avrupa’da satışa çıkan ürün 2012-2013 eğitim-öğretim yılı başında Türkiye’de satışa sunulacak.
Samsung, Kaliforniya merkezli mobil bulut içerik hizmetleri sağlayıcısı mSpot’u satın aldı.
Bu satın almayla birlikte Samsung cihazlarından kullanıcılara, bulut üzerinden müzik, video ve radyo gibi eğlenceli multimedya deneyimi sunulurken, mSpot’un bulutla gelen çözümleri daha geniş ve global ölçekte yaygınlaştırılmış olacak.
Mobil ve tablet cihazlara yönelik hizmetleri daha da güçlendirecek bu birliktelik sayesinde eğlence servisleri, Samsung’un duyurusunu yeni yapacağı mobil cihazlara yüklenmiş olarak gelen, önemli standart özelliklerden biri olacak.
Satın alma, mSpot’un tüm teknoloji yatırımlarını, varlıklarını ve insan kaynaklarını kapsayacak.
Sosyal dünyamız Facebook, halka arz oldu ve 421.2 milyon hissesini 38 dolardan sattı.
Mark Zuckerberg, halka arz sonrası dünyanın en zenginleri listesinde bir anda 29.’luğa yerleşiverdi. Zuckerberg’in sahip olduğu 503.6 milyon hisse ve opsiyon, 19.25 milyar getiri sağlamış.
Mevcut durum itibarı ile Google’a tur bindiren Facebook’un, Nasdaq borsasında bugün başlayacak ilk gün işlemleriyle hisse değerini 104 milyar dolara çıkaracağı söyleniyor. Zuckerberg’in borsadaki ilk günün ardından servetini 40 milyar dolara çıkarması da bekleniyor.
Para peşin, askeri yeşil meşin.
Cüzdanlarında bir ağırlık hisseden FPS severler, derhal Amazon.com’a koşarak Halo 4 Xbox 360 sürümünün ön siparişini verebilir. 6 Kasımda piyasada olacağı açıklanan oyun, şu an 60 dolar (artı Türkiye için 25 dolar kargo ücreti) gibi gayet sert ve erkeksi bir fiyata satışta.
Veya biz konsolsuz kitlelerle beraber “Bilgisayara ne zaman çıkacak, çıkar mı, çıkmaz mı” tartışmalarında kendinizi heder edebilirsiniz. Karar sizin.
Uydu ve yayıncılık operatörü “SES”, bir süredir sürdürdüğü Türkiye pazarı ile ilgili ön hazırlık çalışmalarını, Astra uydularının network’ü ile devam ettiriyor.
SES, İstanbul’da gerçekleştirilen basın toplantısıyla Türkiye projeksiyonlarını, mevcut pazar analizini ve yeni nesil SAT IP teknolojisinin getirilerini paylaştı.
Toplantıda SES’in Türkiye’ye sunacağı imkanlar, uydu sinyallerini internet sinyallerine dönüştürerek kusursuz yayın kalitesini iPad gibi yeni nesil ekranlara taşıyan SAT IP teknolojisi, katılımcılarla paylaşıldı.
43 DTH yayın platformuyla doğrudan eve yayın sağlayan SES, Türkiye’yi kapsaması hedefleyen ASTRA 5B de dahil olmak üzere en büyük ticari filo yatırım programına sahip.
SES’in Türkiye için halihazırda hizmet veren Astra 1G – 31,5° Doğu uydusunun yanı sıra, TV kanallarının 2013 yılı sonunda fırlatılacak yeni Astra 5B uydusu sayesinde, tek kapsama alanı ile Avrupa’dan Türkmenistan’a kadar olan coğrafyadaki hanelere ulaşabileceği belirtildi.
Tek antenle çift uydu erişimine olanak sağlayan Dual LNB teknolojisinin Avrupa’da başarıyla gerçekleştirildiği, SES’in tek çanak antenle iki uydudan sinyal alma imkanını Türkiye’de de devam ettireceği açıklandı.
Intel Türkiye adına Nisan ayında gerçekleştirilen bir araştırmaya göre Türkiye’de tarım alanında faaliyet gösteren kesimin yüzde 70’inin pahalı bulduğu için bilgisayar almadığı ortaya çıktı.
Araştırma sonuçlarına göre, bilgisayar sahibi 10 çiftçiden sadece 1’i bilgisayarı iş için kullandığını söylüyor. Her 2 çiftçiden 1’i bütçeye uygun ve çiftçiye özel bir bilgisayar olursa alabileceğini belirtiyor.
Araştırma kapsamında Şubat ayında Türkiye çapında 69 ilde tarımla geçinen toplam 3007 kişi ile görüşüldü. Araştırmaya göre her 3 çiftçiden 1’inin (yüzde 36) evinde bilgisayar bulunuyor. Evinde bilgisayarı olanların oranı yüzde 35,6 iken, katılımcıların yüzde 63,2’sinin bilgisayarı bulunmuyor.
Evinde bilgisayarı olan 1071 katılımcıya bilgisayarı kimin kullandığı sorulduğunda, en çok çocukların kullandığı ortaya çıkıyor. Katılımcıların yüzde 32,7’si “Çocuklar”ın kullandığını söylüyor. Katılımcıların yüzde 24,6’sı bilgisayarı kendisinin kullandığını belirtiyor.
Google, beklemediği kadar başarılı olan Android’in yüklendiği cihazların üretimiyle daha yakından ilgilenecek.
Google, Android’in 200 milyon kullanıcı eşiğini 2013′de aşacağını tahmin ediyordu. Ancak 2010 yılında tahmin edilen bu sayıya 2011 yılında ulaşılınca, şirket kendi başarısına bir hayli şaşarak strateji değiştirmeye karar vermiş sanki. Zira “içeriden” gelen haberlere göre Google, Android yüklü cihazların iplerini eline almaya hazırlanıyor.
Bahis konusu dedikoducu çalışanlar, Google’ın belirli bazı mobil cihaz üreticilerine, Android’in yeni sürümünü daha erken vereceğini, bunun sonucu ortaya çıkacak olan cihazları ise son kullanıcıya doğrudan satacağını iddia ediyor. Satışlar hem Amerika’ya, hem Avrupa’ya, hem de Asya’da gerçekleşecek ve internet üstünden yapılacak. Bu şekilde üretilen cihazlar, Android’in bir sonraki sürümü olan Jelly Bean’i kullanacak.
Google bu hamleyle üreticilerin ve özellikle de telekom şirketlerinin Android üstündeki kontrolünü azaltmayı amaçlıyor.
Taşınabilir bilgisayar pazarında rekabet yoğunlaştıkça, üreticiler farklılaşmak için ilgi çekici tasarımlar ve tarzlar yaratıyorlar. Son dönemlerin ses donanımı markası Beats markasıyla geliştirdiği Envy 14 Beats Edition da bu yeni moda dizüstülerin en iyi temsilcilerinden biri.
HP’nin Pavilion ailesinde konumlandırdığı dm4 Beats Edition, gerçekten de sıra dışı bir taşınabilir bilgisayar. Yüksek performansı ve çarpıcı tasarımıyla ön plana çıkan ürün, günümüzün en popüler kulaklık üreticilerinden biri olan Beats’in Solo HD modeliyle beraber geliyor. Kulaklığın kalitesi tartışmasız düzeyde yüksek ve hiç şüphesiz günümüzün en iyilerinden biri. Ayrıca kulaklığın özel bir taşıma çantası var ve katlanarak her yere kolaylıkla taşınabiliyor. Tasarımında siyah ve kırmızı renklerin tercih edildiği HP Pavilion dm4 Beats Edition’da Beats Audio kulaklığa ve Dr. Dre fanatiklerine yönelik detaylar ön planda. Klavye aydınlatması, kulaklıkta kullanılan tondaki kırmızı renkte ve bilgisayarın gövdesi içinde bulunan hoparlörlerin ses kalitesi sıradan bir taşınabilir bilgisayara göre şaşırtıcı düzeyde yüksek. Ayrıca simsiyah görünen bilgisayarın kapağında Beats’in kırmızı renkli, dikkat çekici boyutta bir logosu bulunuyor. HP Pavilion dm4 Beats Edition donanım olarak da oldukça zengin. 1 GB bellekli Radeon HD 7470M yeterli grafik performansını sunuyor. Olması gerektiği gibi USB arabirimlerinden iki tanesi 3.0 standardında transfer gerçekleştirebiliyor. 2 kg ağırlığa sahip olan HP Pavilion dm4 Beats Edition, tasarımının haricinde donanımsal gücüyle de büyüleyici. Intel Core i5 2450 işlemci, 14 inç ve 1366×768 piksel çözünürlükte ekran, 750 GB kapasitede sabit disk ve 6 GB sistem belleği hiç de fena sayılamaz. HP Pavilion dm4 Beats Edition, gerçek bir multimedya bilgisayarı.
Tasarım
Stil sahibi Beats Edition’ın görünümü, selefi Envy 15’e oldukça benziyor. Ancak Envy’nin boz kahverengisi, yerine iz bırakıcı alüminyum ve magnezyum kasasıyla Envy 14 Beats Edition, pürüzsüz ve mat siyah renkten oluşmuş. Kırmızı “Beats by Dr. Dre” logosu ekranın arka kısmında parlarken, kırmızı klavye aydınlatmasını tamamlıyor. Yumuşak bir his veren alt kaplama ise oldukça pürüzsüz, mat ve kaliteli duruyor.
Şimdi bir de optik sürücüsü olduğundan, dizüstünün ölçüleri önceki Envy’lerden biraz kalın; 35x23x2.7 cm. Ancak yine de bir omuz çantasına sığabilecek ölçülerden pek de uzak değil. 2,5 kg ağırlık da böyle bir bilgisayar için kabul edilebilir seviyede. Orijinal Envy 14, 2,4 kg; Envy 15 ise 2.3 kg idi. Fakat ne olursa olsun, Envy 14 Beats Edition pazardaki en sağlam görünüşlü bilgisayar.
Klavye ve touchpad
Önceki Envy’ler gibi, Envy 14 Beats Edition da ada tipi klavyeye sahip. Tabi kırmızı arka aydınlatma ile. Açık ve kapalı olarak iki şekilde kullanılabilen klavye aydınlatması, kırmızı renk detayı da eklenince çok hoş ve havalı bir görünüme sahip. Pürüzsüz ve kaliteli duran tuşlar, zaman zaman daha fazla bastırmanız gerekse de oldukça kolay ve sizi yormayan bir kullanıma sahipler. Kolay erişim için yerleştirilen ses ve parlaklık tuşları da oldukça ince detaylar.
Önceden olduğu gibi, HP yine fare butonlarını touchpad ile birleştirmiş, 11×6.3 cm ölçülerinde bir touchpad yapmış. Biraz daha solda olsaydı daha iyi olurdu diye düşünsek de ara sıra yazı yazarken avuç içimizle imleci oynatmak dışında bir sorun yaşamadık. İmleci kontrol etmek, genelde, olması gerektiği gibi sorunsuzdu.
Apple marka touchpad’ler dışındaki touchpadlerin çoğunda, tıklama esnasında imlecin kayması yaygındır, Envy 14 Beats Edition’da ise bu durum hiç yok. Çoklu dokunma hareketleri iyi çalışıyor. İki parmağı kullanarak kaydırma özelliği de mağdur etmiyor.
Görüntü ve Ses
Pavilion dv5t’te olduğu gibi, HP 14.5 inçlik bir geniş ekran seçmiş. Ki bu da taşınabilirlik ve geniş ekranın sağladığı kullanım kolaylığını dengeli bir şekilde sunuyor. 1366×768 piksel ekran çözünürlüğü, renk kartelasının %82’sini rahatlıkla gösterebiliyor ve parlaklık üst sınırı 350 nit. Bilgisayardan film izlediğimizde ya da internetten film izlediğimizde renkler parlak ve canlıydı, siyahlar da oldukça parlak ve derin gözüküyordu. Görüş açıları ise oldukça tatmin edici.
Bu dizüstü bilgisayar, Beats Audio Edition olduğundan, doğal olarak mükemmel bir ses kalitesi bekliyorsunuz. Ve elbette Envy 14’ün bu sürümü, sizi ses konusunda memnun etmekten geri kalmıyor. Ön taraftaki 2 hoparlör, orta boy bir odayı sesle doldurmaya yeter de artar bile. Fakat baslar biraz zayıf. Solo Beats kulaklığı taktığımızda ise mükemmelliğe ulaşıyoruz. Baslar oldukça derinden geliyor ve kaliteli. HP kullanıcılarına Beats Audio kontrol paneli üzerinden geniş equalizer seçenekleri sunuyor. Eğer hazır ayarları beğenmezseniz, kendi ayarlarınızı kaydetmeniz de mümkün.
Kulaklığı test ederken, tüm ayrıntıları duyabildiğimizi fark ettik. Bu yalnızca farklı tarzlardan müzikler için değil, televizyon programları ve filmler için de geçerli.
Bağlantı Seçenekleri ve Kamera
HP, müşterilerinin sözünü dinlemiş olacak ki, Envy 14 Beats Edition’a bir optik sürücü koymayı ihmal etmemiş. Dışarı doğru açılan bir DVD tepsisi şeklinde olan DVD okuyucu/yazıcı, iki adet USB bağlantı noktası, bir adet mikrofon/kulaklık bileşik bağlantı noktası ve bir de kulaklık bağlantı noktası sol tarafta konuşlanmış. Sağ tarafta ise eSATA/USB, HDMI, mini DisplayPort, ethernet ve Kensington kilit takma yeri bulunuyor. Ön tarafta ikisi bir arada hafıza kartı okuyucusu mevcut.
Envy 14 Beats Edition’ın kamerası yalnızca yüksek çözünürlüklü video desteği sağlamakla kalmıyor, ayrıca düşük ışık değerlerinde de kaliteli görüntü sunuyor.
Performans
Sahip olduğu 2.4 GHz Intel Core i5-450M işlemci ve 4GB RAM ile Envy 14 Beats Edition performans testlerimizde kendini ön plana çıkarmayı başardı. Elde ettiği skorlar ise Envy 14’ün elde ettiklerine oldukça yakın. PCMark Vantage testinden elde ettiği 6.119 puan değeri, ince ve hafif dizüstü bilgisayarların ortalama değerinden 1.700 puan ve kendisi ile aynı işlemci ve RAM’e, fakat daha yavaş bir sabit disk sürücüsüne sahip olan Toshiba Satellite M645’in elde ettiği test puanından 800 puan yüksek.
Envy 14’ün Beats Edition’ı Windows 7 Home Premium işletim sistemini orijinalinden daha hızlı yükledi. Sistemin hazır konuma gelmesi 53 saniye sürdü, orijinal Envy 14’te bu süre 1 dakika 22 saniye idi. 500GB, 7.200 rpm sabit disk sürücüsü de hız testimizden alnının akıyla çıktı. Son olarak, Envy 14 Beats Edition, 114 MB’lık bir MPEG4 video klibi AVI formatına 51 saniyede çevirdi, bu, ortalama değerden 10 saniye daha hızlı.
Grafikler
Envy 14 Beats Edition’ın iki adet ekran kartı bulunuyor: ATI Mobility Radeon HD 5650 ve Intel GMA HD. Fakat ne yazık ki ATI, Nvidia’nın Optimus teknolojisi gibi bu iki kart arasında geçiş yapacak bir teknolojiyi henüz geliştirmiş değil. Envy 14 Beats Edition, fişten çıkardığınız anda Intel GMA HD grafik kartına geçiş yapıyor. Tabii bunu kendiniz de yapabilirsiniz.
Bu ayrık 2 ekran kartının sağladığı avantaj yadsınamaz. Özgün çözünürlükte ve ultra efektler eşliğinde oynanan World of Warcraft’ta Envy 14 Beats Edition 78 fps çerçeve hızı getirdi. Bu hız, 13 inçlik MacBook Pro’dan, Satellite M645’ten ve 15 inçlik MacBook Pro’nun hızlarından daha yüksek. Far Cry 2’de de Envy 14 Beats Edition’ın çerçeve hızları, diğerlerine fark attı. Yukarıda saydığımız tüm bilgisayarlardan daha yüksek bir hız: 71/32 fps.
Yazılım ve Garanti
Envy 14 Beats Edition, Beats Audio equalizer yazılımı ile geliyor. Ayrıca HP QuickWeb adlı özel bir yazılım, internette dolaşmanıza ve Skype üzerinden chat yapmanızı kolaylaştırırken, Fences adlı özellik küçük bölümler halinde toplanarak, masaüstünüzü derlemenizi oldukça kolaylaştırıyor.
Sahip olduğunuz içeriği ise HP’nin MediaSmart adlı kompleks programı ile düzenleyebilirsiniz. MediaSmart üzerinden DVD filmler izleyebilir, müzik dinleyebilir, video ve fotoğraflarınızı görüntüleyebilir ve düzenleyebilir, kameradan görüntü kaydedip, televizyon izleyebilirsiniz.
Diğer güzel eklentiler ise Adobe Photoshop Elements 8.0 ve Adobe Premiere Elements 8.0 programlarının tam sürümleri, zira bilgisayar ile birlikte ücretsiz olarak geliyorlar. Ayrıca Microsoft Silverlight da kurulu geliyor, bu sayede internetten video izleme hizmetlerini kullanmak için ekstra bir çaba harcamanız gerekmiyor.
Her gün yeni hack haberleri ile karşımıza çıkan RedHack, son olarak Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) internet sayfasını hackledi. Fakat ne hikmetse BTK, hacklenme haberinin doğru olmadığını açıkladı.
RedHack dün akşam düzenlenen eylemde BTK’nın sunucusuna girerek sunucularda yer alan çizgi film karakteri Pokemon’a ait görseller ve bilgisayar oyunlarını deşifre etti. BTK’ya ait sayfaların pek çoğu BTK yetkilileri tarafından erişime kapatılırken bazı sayfalarda çizgi film Pokemon’a ait görseller uzun süre kaldı.
Hacklenme haberi gündeme düşerken BTK, herhangi bir saldırının söz konusu olmadığını açıklayarak kafaları karıştırdı. Yapılan açıklamada, “İnternet sitemizin içerik yönetim sisteminde yapılan çalışmalar kapsamında zaman zaman, test amaçlı bazı dosyalar geçici olarak internet sitemize yüklenmekte olup 15 Mayıs 2012 Salı akşamı da benzer bir çalışma yapılmıştır. Bu esnada internet sitemizi taramakta olan bazı şahıslar tarafından, site üzerinde yapılan çalışma gereği geçici olarak yüklenen resim ve pdf dosyalarının bağlantıları verilerek, bu durum internette “BTK hacklendi” şeklinde yansıtılmıştır.” denildi.
RedHack ise, “Arkadaş, ne hikmetse kime saldırsak ‘çalışma yaptığımız saate geldiler’ diyor, yahu bizim içeride adamımız mı var? RedHack olarak BTK TTNET TIB ve diğer tüm kurumlardan bize ‘bakım günlerini’ vermelerini istiyoruz, ona göre normal bir gün saldıralım.” açıklaması yaptı.
BTK’nın, bakım sırasında kullanılan pokemon resimlerine bakılırsa pek de inandırıcı olamadığı görülüyor.
Trend Micro, şimdiye kadar siber saldırganların ilgi alanına girmeyen Macintosh sistemlerin, popülerliklerinin artması nedeniyle saldırılara hedef olmaya başladığını açıkladı.
Sanal güvenlikle ilgili bir uyarı haberi de Trend Micro’dan geldi. Trend Micro’nun uyarısına göre önceleri PC’leri hedefleyen zararlı yazılımların yeni gözdesi Mac OSX işletim sistemli bilgisayarlar oldu. Mac’lerin son sürüm işletim sistemi OS X Mountain Lion da hedef tahtası haline geldi.
Eğer kullanıcılar Mac’lerin zararlı yazılımlardan etkilenmeyeceğini düşünüyorlarsa, kötü sürprizlerle karşılaşabilirler. En son bulunan Mac zararlı yazılımı, kendini resim dosyası gibi göstererek bilgisayara sızıyor. Bu resim dosyası, bir başka zararlı dosyanın sistemdeki tüm bilgilere sızmasına sebep oluyor.
Ayrıca, doc uzantılı eklentiyle Mac’lere bulaşan bir başka zararlı yazılım daha ortaya çıkarıldı. Truva atı olduğu belirtilen zararlı yazılım bilgisayarı ele geçiriyor ve tamamen kontrolü saldırgana veriyor.
Elbette Mac için üretilen zararlı yazılımların sayısı Windows’a üretilenlere oranla oldukça az. Yine de bu Mac virüslerinin “daha hafif” olduğu anlamına gelmiyor. Windows’lardaki meslektaşları gibi, Mac zararlı yazılımları da sistemlere ciddi zararlar verebiliyorlar.
Kaspersky Lab’in 2011 yılı bilgilerinden yola çıkarak hazırladığı oluşturduğu araştırmaya göre , dakikada 1800, saatte 108.032 siber saldırıya maruz kalıyoruz.
Kaspersky tarafından gerçekleştirilen araştırma sonuçlarına göre, saatte yaklaşık 108.032 siber saldırıya maruz kalan internet kullanıcıları dakikada 1800 saldırı tehdidi ile karşı karşıya… 2011 yılı bilgilerine dayanılarak ve Kaspersky Security Network bulut tehdit gözlemleme sistemi kullanılarak oluşturulan istatistik sonuçlarına göre, siber suçlular geçen yıl toplamda internet saldırıları için 4.073.646 adresi hedefledi.
Kötü amaçlı linklere sahip olan kaynakları ortaya çıkarmak üzere yapılan araştırmaya göre, video içeriğine sahip web sitelerinin %31’lik oranla en zararlı kaynak olduğu ortaya çıktı. Araştırmada ikinci sırada ise arama motorları geliyor. Kullanıcılar, %22’lik potansiyel tehlikeyi ise büyük arama motorlarında yer alan kötü amaçlı linklerden gelen tehlikelerden alıyorlar. Sosyal ağlar ise %21 oranı ile üçüncü sırada yer alıyor. Yetişkin içerikli siteler ve reklam ağları dördüncü ve beşinci sırada geliyor.
Kaspersky Lab’in 2011’de yaptığı araştırma sonucuna göre, Rusya, Umman ve Amerika Birleşik Devletleri’nde kullanıcıların %50’sinden fazlası, antivirüs yazılımları tarafından tespit edilen saldırılara maruz kaldı. Listede bu ülkeleri, Ermenistan, Belarus, Azerbaycan, Kazakistan, Irak ve Ukrayna takip ediyor.
TÜBİTAK, belediyelerle işbirliği yaparak 16 büyükşehir ve ardından 81 ilde bilim merkezi açacak. İlk olarak Konya’da inşasına başlanan bilim merkezlerinin Kayseri ve Kocaeli’nde de kurulması için imzalar atıldı.
Büyükşehirlere bilim merkezleri açılması için 11 Nisan’da Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün başkanlığında büyükşehir belediye başkanları ile düzenlenen toplantının ardından ilk adım Kocaeli ve Kayseri’den geldi. TÜBİTAK tarafından “Bilim Merkezi Kurulması Destek Programı” kapsamında Kocaeli ve Kayseri’de bilim merkezi kurulacak.
Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK) kararı doğrultusunda 2016’ya kadar tüm büyükşehirlerde, 2023’e kadar ise 81 ilde bilim merkezi kurulacak. Bilim merkezi projeleri için 1 milyar liranın üzerinde kaynak ayrılması planlanıyor. TÜBİTAK bu kaynak ile bilim merkezlerinin sergileri ve eğitim programlarının tedariği, organizasyonel eğitimi gibi konularda destek verecek.
Amerika’nın New Jersey eyaletinde bağlı bir şehir, yürürken kısa mesaj atmayı yasakladı.
Fort Lee adını taşıyan şehir, eyaletin araba sürerken mesaj atmayı yasaklayan kanununu bir adım daha ileri götürerek, yayalara da “Önünüze baksanıza arkadaşım!” dedi. Şehir yönetiminin bu kararı almasındaki etken ise, 2011 yılında yayalar arasında yaşanan ve 3 tanesi ölümle sonuçlanan 74 adet çarpışma olayı olmuş.
Kendilerinden şemsiye taşıma ehliyetini de yürürlüğe sokarak tüm dünyaya bir kere daha örnek olmalarını rica ediyoruz.
Lenovo, dünyanın en hafif 14 inçlik dizüstü bilgisayarı olarak tanıtılan X1 Carbon’u duyurdu.
Görünüşü ziyadesiyle cazip olan ThinkPad X1 Carbon’un ağırlığı 1.3 kilo, kalınlığı ise en kalın yerinde 18 milimetre. Bu hafifliğin ve inceliğin sırrı, kasasında karbon fiber kullanılmış olması. İçinde fabrikadan taze çıkmış bir Ivy Bridge işlemci var. Lenovo, 1600×900 çözünürlüklü ekranın görüntülenme açısının da bir hayli geniş olduğunu temin ediyor. Rahat ve geniş klavyenin ortasında, dokunmatik panele ek olarak IBM mirası kırmızı kontrol çıkıntısı da bulunuyor.
Yaz bitmeden piyasaya çıkacağı bildirilen ThinkPad X1 Carbon’un fiyatı, hayallere rahat rahat dalabilmeniz için açıklanmamış.
Facebook, 18 Mayıs tarihinde halka arz edilecek. Facebook, bu tarihe kısa bir süre kala daha önce belirlediği hisse senedi başına 28-35 dolar fiyat aralığını, yoğun talebi gerekçe göstererek, 34-38 dolara çıkaracağını açıkladı.
Dünyanın en büyük sosyal ağı olan Facebook’un, bu operasyon sonrası hisse senetlerinin satış miktarına bağlı olarak, piyasa değerinin 100 milyar dolara çıkabileceği tahmin ediliyor.
Facebook, bu değerleme beklentisi gerçekleşirse, ABD’nin dev Disney, Ford ve Kraft Gıda şirketlerinden daha büyük bir şirket olarak ortaya çıkacak.
Şirket, 2011 yılında 1 milyar dolar kar elde etmişti. Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, hisse satışı sonrasında da şirket kontrolünü yüzde 57.3 hisse ile elinde bulunduracak.
Microsoft, yılda iki kez yayınladığı güvenlik raporu ile olası tehditler hakkında kurumları ve tüketicileri bilgilendirmeye devam ediyor. Temmuz 2011-Aralık 2011 dönemi için dünyanın dört bir yanındaki 100′den fazla ülkede toplanan verilerle hazırlanan rapor, özellikle güvenlik önlemlerinin alınmaması durumunda ‘Conficker’ adlı solucanın vereceği zararlara dikkat çekiyor.
Microsoft Güvenlik İstihbarat Raporu’nun sonuçlarına göre ‘Conficker’ solucanının yaygınlığı 2009 yılı başından bu yana yüzde 225 oranında arttı. Sadece 2011′in dördüncü çeyrek döneminde Conficker, dünyanın dört bir yanındaki 1,7 milyon sistemde tespit edildi. Söz konusu tehdidin kurumlarda yaygın olmasının nedenleri araştırıldığında Conficker bulaşması vakalarının yüzde 92′sinin zayıf veya çalınmış şifreler nedeniyle ve yüzde 8′inin de güvenlik açıklarından kaynaklandığı gözlemleniyor.
Conficker solucanının ortaya çıkaracağı zararladan korunmak için Microsoft, başta lisanslı ürün kullanımasının yanı sıra şifrelerin zor tespit edilir olmasını, güncellemelerin düzenli olarak gerçekleştirilmesini ve antivirüs yazılımı kullanmasını öneriyor. Diğer taraftan Microsoft, kurumların bulut teknolojisinin avantajlarından yararlanarak tehditlerden korunabileceği iddiasını savunuyor.
Türkiye, 2011 yılında yüzde 62’lik korsan yazılım kullanım oranı ile, 2010 yılı ile aynı oranda kaldı. Geçtiğimiz yıl 3 bilgisayardan 2’si korsan yazılım yüklüydü. Geçen yıl bu oranların ekonomiye zararının 526 milyon dolar olduğu iddia edildi.
Uluslararası pazar araştırmaları şirketi Interactive Data Corporation, yaptığı bir araştırmanın sonuçlarına göre ticari yazılımlarda korsan kullanımın bir önceki yıla oranla düşüşe geçtiğini belirtirken, yazılımların toplamına bakıldığında korsan kullanımın önceki yılla aynı orana, yüzde 62’ye çıktığını açıkladı. Korsan yazılımların daha çok ev kullanıcıları tarafından kullanıldığı belirtiliyor.
IDC tarafından yapılan araştırmaya göre bazı ülkelerdeki korsan yazılım kullanım oranları ise şöyle; Çin yüzde 77; Japonya yüzde 21; Belçika yüzde 24; Fransa yüzde 37; Almanya yüzde 26; Yunanistan yüzde 61; Polonya yüzde 53; Romanya ve Rusya yüzde 63, Suudi Arabistan yüzde 51, İsrail ise yüzde 31.
Araştırmada ayrıca bilgisayar kullanıcılarına korsan yazılım kullandıklarını bilip bilmedikleri sorulurken, gelen yanıtlar kullanıcıların yüzde 46’sının bilerek korsan yazılım edindiklerini ortaya koydu. Araştırmaya göre aktif olarak bilgisayar kullananların sadece yüzde 25’i “yakalanma korkusu” nedeniyle korsan yazılımdan uzak durabileceğini belirtirken, yüzde 45’i başlı başına yazılımın lisanssız olmasının bir uzak durma nedeni olduğunu söyledi.
İşte o kutu!
Diablo 3′ün fiziksel kopyaları dün gece (ya da bu gece, bakış açınıza bağlı) saat 00.00′da, tüm dünyayla aynı anda Türkiye’de de piyasaya çıktı. Taksim Meydanı’nda gerçekleşen, ara ara gerginleşse de genel olarak heyecanlı geçen Collector’s Edition satış etkinliğinin ardından, cebren ve hileyle ele geçirdiğimiz CE kutusunu kaptığımız gibi kendimizi fotoğraf çekmeye verdik. Elde ettiğimiz seksi pozları aşağıda görebilirsiniz.
Samsung, 3. Nesil Intel Core i7 işlemcili yeni dizüstü bilgisayar modeli Samsung 5 Serisi 550P’yi pazara sunduğunu açıkladı. Yeni model, Samsung’un dizüstü bilgisayar kategorisinde performansa dayalı çözümlerini zenginleştirmek için tasarlandı.
Samsung 5 Serisi 550P modeli 15 ve 17 inç ekran seçenekleri ile sunuluyor. 5 Serisi 550P modeli 3. Nesil Core i7 Quad Core işlemcisi ile birlikte NVIDIA GeForce özel grafik işlemci, Blu-Ray sürücü, geniş veri depolama kapasitesi ve 2.1 Subwoofer’lı JBL hoparlörleri ile birlikte sunuluyor.
İşlemcisi, 2. Nesil ana işlemcilere kıyasla %25 daha fazla performans sunan model, %20 daha az enerji tüketerek iki kat daha hızlı oyun ve medya deneyimi sunuyor. Bu özellikleri NVIDIA GeForce GT 650M 2GB grafik kartı, Blu-ray sürücü ve 2TB’a kadar bellek kapasitesi tamamlıyor.
Samsung 5 Serisi NP550P5C-S02TR modeli Samsung’un LCD teknolojisi ile görüntüleme deneyimi sunuyor. Modelde HD+ kalitede 1600×900 çözünürlüklü yansımasız SuperBright 300nit ekran yer alıyor. 15 inç modeli 2.5 kg. ağırlığında ve 30.4mm inceliğinde. 17 inç modeli ise 3.05 kg. ağırlığında ve 32.2 mm. inceliğinde olan bilgisayar, Haziran ayında satışa sunulacak.
Apple, Avrupa’daki iPad reklamlarında 4G ibaresini kullanmama kararı aldı.
4G meselesi, Apple’ın başına dert oldu. iPad reklamlarında 4G şebekesi ile çalışma ibaresi bulunmasına rağmen Avrupa’da 4G şebekesi bulunan ülkelerde bu hizmetin kullanılamaması, iPad hakkında şikayetlerin çoğalmasına ve soruşturmalara neden oldu.
Apple, bir yanlış anlaşılma yaşandığını, çünkü farklı cep telefonu servis sağlayıcılarının hızlı internet servislerini farklı şekillerde adlandırdıklarını söyledi.
Sorun, ABD’de kullanılan 4G LTE (Long Term Evolution) teknolojisindeki frekans farklılığından kaynaklanıyor. Avrupa, LTE teknolojisini ABD’dekinden farklı bir frekansta kullanıyor. Bu da Amerikan iPad’in Avrupa’da 4G bağlantı sağlayamayacağı anlamına geliyor.
Hal böyle olunca Apple, reklam yolu ile tüketiciyi yanıltma suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Bunun tamamen yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını söyleyen Apple yetkilileri, tüm reklamlardan 4G ibaresinin çıkarılacağını belirtiyorlar.
Asus, tek PCB’li çift grafik işlemcili ilk 28 nm’lik ekran kartıyla oyun tutkunlarını yepyeni bir boyuta taşıyor.
Asus’un, şimdiye kadar yapılmış en güçlü ekran kartı olduğunu iddia ettiği GeForce GTX 690, 28nm çift grafik işlemcinin performansıyla dikkat çekiyor. Enerji tasarrufu için 28nm akıllı üretimi sayesinde çok daha az güç harcayan GeForce GTX 690, dörtlü SLI kurulumlarını da kolaylaştırıyor.
Asus, özel GPU Tweak uygulaması ile oyunculara mümkün olan en iyi overclock deneyimini sunmaya çalışırken buna NVIDIA GPU Boost, gelişmiş anti-aliasing (TXAA/FXAA), Adaptive Vertical Sync, DirectX 11 ve OpenGL 4.2 teknolojileri eşlik ediyor.
İki adet GeForce GTX 680 çekirdeğine ev sahipliği yapan ASUS GeForce GTX 690, 3072 CUDA çekirdeği ile grafik işlemler için sarsıcı bir işlem gücü sağlarken CPU ile birlikte paralel işlem yapma özelliği de sunuyor. 512-bit’lik bellek veri yolu, sisteme 6008MHz hızında çalışan 4GB GDDR5 video belleği bağlarken çekirdek de NVIDIA GPU Boost ile 1019MHz hızında çalışıyor.
Sağlık alanındaki yenilikçi ürünleri ile tanınan Alman menşeli Medisana’nın, Vitadock mobil sağlık ölçümü cihazları, GSM sektöründe ilk olarak Avea İletişim Merkezleri’nde satışa sunuluyor.
iPhone ve iPad ile uyumlu çalışan Medisana Vitadock medikal sağlık ölçümü cihazları; tüketicinin sağlık yönetimini dört alanda cebe taşıyor. İnsan sağlığı için büyük önem taşıyan; kilo, tansiyon, ateş vekan şekeri ölçümleri, Medisana Vitadock sayesinde; evde, sokakta, iş yerinde güvenli ve konforlu bir şekilde yapılabiliyor. Yapılan ölçümler VitaDock uygulaması sayesinde raporlanabiliniyor, istatistik tutulabiliyor ve istenildiği anda tüm bu raporlamalar doktor ile paylaşılabiliyor.
Kan şekerini kolayca ölçmeye yarayan “GlucoDock Kan Şekeri Modülü”; iPhone ve iPad’leri çok amaçlı birer kızılötesi termometreye dönüştüren ThermoDock Kızılötesi Termometre Modülü;patentli 3 MAM teknolojisi ile sınıfında rakipsiz bir ölçüm sistemi olan CardioDock Tansiyon Modülü ve interaktif olarak beden kütle indeksini (BKI – BMI), yağ, kas ve kemik oranını anında iPhone veya iPad’e aktaran TargetScale Hedef Fonksiyonlu Vücut Analizi Tartısı, Avea İletişim Merkezleri’nde, Avealılara özel fiyatlarla satışa sunuluyor.
Turkcell, küçük ve orta ölçekli işletmelerin eğitim ihtiyaçlarına yönelik Turkcell Mobil Şirket Gelişim Portalı’nı hizmete sundu.
Türkiye’nin kurumlara açık en geniş kapsamlı online eğitim platformu olma özelliğini taşıyan ve www.mobilsirket.com adresinden erişilebilen platform, kurumsal hat sahibi tüm Turkcell’lilere açık.
Turkcell Mobil Şirket Gelişim Portalı’nde, farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketlere yönelik pek çok kategoride eğitim veriliyor. Platformda, Teknoloji, Ekonomi-Finans, İş Yaşamı-Kişisel Gelişim, Girişimcilik, Destekler, Pazarlama-Satış, Liderlik ve Yönetim başlıklarında eğitim paketleri, videolar, sanal sınıf desleri ve makaleler yer alıyor. Sitede yer alan tüm içerikler Turkcell Akademi eğitmenleri ve danışmanları tarafından hazırlandı.
Turkcell Mobil Şirket Eğitim Platformu’nda çeşitli sektörlerin yetkin isimleriyle “webinar”lar (web temelli seminer) gerçekleştirilecek. Turkcell, şu anda www.mobilsirket.com adresinde 100’e yakın uzmanla, müşterilerine 500 video ve 70 e-learning sunuyor.
HP 2311gt, ortalama bir 3D monitör için uygun bir fiyata sahip. Sunduğu bağlantı seçenekleri ve ekran menüsü ile genel kullanım için ideal.
HP’nin 2311gt monitörü, 3D film izlemenin en uygun fiyatlı yollarından biri, hele hele 3D filmlerin sinema biletleri bu kadar pahalıyken… Üstelik oyun tutkunları için de 3D daha bir önemli hâl aldı.
Mat ve pürüzsüz, HP 2311gt’nin genel görünümünü özetlemek için en uygun kelimeler. Monitörün arkasına dokunduğunuzda, kendinizi pamuk tarlalarında uyuyormuş gibi hissediyorsunuz. Kabul, o kadar pürüzsüz değil ama gerçekten hoş hissettiriyor. Malzeme yapısı plastik, bu yüzden ürünün yapıldığı malzemenin kalitesi konusunda şüphelerimiz var, fakat mat olduğu için o kadar da kötü sayılmaz.
Ayrıca bu monitörün bağlantıları da kolaylıkla erişilebilir yerlerde. Yani bir kabloyu takmak için şekilden şekile girmeniz gerekmiyor. 2311gt’nin HDMI, DVI ve VGA bağlantı portları olması çok hoş, fakat DisplayPort da bir artı olabilirdi.
2311gt’nin sunduğu ergonomik destek de başka bir mesele. Öyle ki, monitörü 25 derece geriye yatırabiliyorsunuz, dönme veya yükseklik ayarı gibi özellikler maalesef sunulmuyor.
Çerçevenin sağ ve sol yanları 0.9 inç kalınlığında. Tam panel ise 21.9 inç genişliğinde ve masadan 2.7 inç yukarıda duruyor. Monitörün ayaklığı 10.6 inç genişliğinde ve 6.2 inç derinliğinde. Bu ölçüler ise monitöre denge sağlamakta ve sarsıntılara karşı korumakta oldukça başarılı.
HP’nin klasik OSD (ekran menüsü) tasarımına aşina olanların işi çok daha kolay, çünkü aynı tasarım mevcut. Parlaklık, Kontrast ve Keskinlik menüde zaten bulunuyor. Ayrıca 5 adet önceden tanımlı görüntü modu var: Film, Oyun, Metin, Fotoğraf ve Özel.
Bununla birlikte, 3 adet renk sıcaklığı seçeneği bulunuyor: Ilık, Soğuk ve Normal. RGB renk kontrolleri de mevcut, bunlar da kırmızı, yeşil ve mavi tonları üzerinde oynama yapmanızı sağlıyorlar.
OSD tuşları, ekranın sağ alt köşesinde ve 4 adet yatay konumlandırılmış butonlar şeklinde ve buton sırası boyunca tuşların işlevlerini gösteren minik, beyaz ikonlar mevcut. En soldaki tuş, menüyü açıyor. Geri kalan tuşların, soldan sağa gidiliş sırasıyla, işlevleri ies Yukarı, Aşağı ve Giriş. Menüde dolaşmak ise oldukça kolay.
Pasif 3D polarize gözlükler, şakak kısımlarında biraz zorlasa göz için ideal boyuttalar. Hatta gözlüğünüzün üzerine bile takabiliyorsunuz. Gözlükler ne Nvidia’nın ilk jenerasyon gözlükleri gibi dar, ne de Samsung’un gözlükleri gibi tam oturan cinsten.
Performans
Parlamayı önleyici ekran kaplamalarının marifetleri bugünler çok tartışılıyor. Bir kesim, bu kaplamaları uygulamamayı tercih ederken, bir kesim de biraz uygulamayı tercih ediyor. Ve diğerleri oldukça farklı, diye olay uzuyor. Parlaklık önleyici kaplama monitörün kalitesini azaltmasa da yararları veya zararları, hâlen bir tartışma konusu.
P 2311gt’nin üzerinde ise ince bir AG(anti-glare, parlama önleyici) kaplama mevcut. Bu da yansımaların bir kısmını önlemek için yeterli. Ekranın tamamen parlak olması, hissedilen kontrast miktarını artırabilir, ki bazı insanlar bunu tercih ediyor. Fakat aynı zamanda bu, ekrandakileri doğrudan güneş ışığı altında görülmesinin de önüne geçmiyor değil.
DisplayMate: 2311gt, açık griyi 253. seviyeye kadar gösterebiliyor. 255. seviye, beyaz. Ve grinin değerleri ölçülürken, 1’den 255’e uzanan seviyeler kullanılıyor. Ölçüm sırasında ise monitör 255 ve 254. seviyeleri ayıramadı, aynı Samsung PX2370 gibi 253. seviyede kaldı. Öyle görünüyor ki 2311gt, açık renkleri havada bırakmaya pek de meyilli değil. Koru gri için ise, monitör 2. seviyeye kadar koyu griyi gösterebildi. Bu da gösteriyor ki, koyu renklerde de monitör gâyet başarılı.
Monitör, farklı renklerin çeşitli tonlarını monitörün nasıl gösterdiği ölçen renk testlerimizin çoğunda sıkıntı çekti. 2311gt, testlerde bir sürü renk anormalitesi gösterdi. Renk atlamaları ve skalalardaki tutarsızlıklar… Tüm bunlar, monitörün renk isabeti konusunda bir ince ayar istediğinin göstergesi niteliğinde.
Beyaz zemin üstünde siyah metin, gayet açık görülüyor, hiçbir renk kayması sorunu yok. Fontlar, 6.8’e kadar açıkça görülebiliyor.
Monitördeki hazır ayarlarla ilgili şunları söyleyebiliriz:
Filmler: HP 2311gt’yi Avatar’ın Blu-ray sürümünü kullanarak test ettik. “Film” modu oldukça başarılı bir deneyim sunuyor, yüksek kontrast ve canlı bir görünüm…
Dinamik Kontrast özelliğini açmanız, siyah seviyesini daha da derinleştiriyor, fakat ne yazık ki aynı zamanda koyu griyi de götürüyor, yani açmamak daha iyi.
Oyun: Oyunların monitördeki yansımalarını değerlendirirken, 2 kriterin özel bir önemi vardır, canlılık ve renk. Eğer monitör oyunları parlak, canlı ve temiz bir şekilde gösterebiliyorsa bu çok iyidir. Eğer renkleri dolu ve derin de gösteriyorsa, oyun oynamak için idealdir.
HP 2311gt’nin Oyun modunda Dragon Age II, yüksek canlılık ve uygun görünen renklere sahip. Fakat
3 Boyutlu Oyunlar: 3 boyutlu oyunları test etmek için Dragon Age II’yi kullandık. Oyun, çıktığı günden beri 3D efektleri ile sizi içine alıyor. Fakat ekrandan 70 – 90 cm uzakta olmanız gerekiyor gerçek 3D kalitesini elde edebilmek için. Daha yakın bir mesafede durduğunuzda ise çift görmeye başlıyorsunuz.
Yenileme hızını test etmek için ise DisplayMate’in hareketli görüntüler testlerini uyguladık. Renkli blokları çeşitli hızlarda ekranda dolaştırarak, yenileme hızlarını test ettik.
Fotoğraflar: Yüzler ve açık renkli saçlarda, az da olsa bir yeşil renk sorunuyla karşılaştık. Fakat parlak renkler, ekranda oldukça canlı duruyordu.
Görüntüleme açısı
Bir monitör için en uygun görüş açısı, monitörün tam önünde durup, monitörün en üst kısmından alt kısmına kadar olan mesafenin çeyreği kadar uzaktan bakarak elde edilir. Bu açı, üreticinin size vadettiği renkleri sunar. Monitörlerin çoğu da bu açı dışındaki açılardan mükemmel renkler elde edebilmek için tasarlanmamıştır. Monitörün panel tipine göre, diğer açılardaki resim kalitesi değişir. Monitörlerin çoğu TN panel kullanır, yani en uygun açı dışındaki açılardan bakıldığında parlamalar veya kararmaların görülebildiği panel tipini.
2311gt ise bir TN panel kullanıyor ve ekrana 15 – 17 cm sağdan veya soldan baktığınızda renk kaymaları görülmeye başlıyor. Yukarıdan veya aşağıdan bakmalar ise TN panellerde en büyük sorundur. Çünkü o açılar, görüntünün en zor görüldüğü açılardır, en azından TN panele sahip monitörler için.
TN paneller, monitörlerin en çok sıkıntı yaşadığı ve teknolojilerinin kısıtlandığı alan. Fakat yine de 3 boyutlu bir monitör almak istiyorsanız, HP 2311gt uygun bir seçenek.
Güç tüketimi
HP 2311gt, normal bir güç tüketimine sahip. Güce bağlıyken saatte 33.4 watt enerji tüketiyor. Uyku modunda veya hazır konumda iken HP 2311gt, 0.41 watt enerji tüketimi gösteriyor. Yıllık enerji harcamasına göz önüne alırsak, 2311gt 10.25 dolarlık elektrik kullanıyor. Tabi bu rakam Amerika koşullarına göre belirlenmiş. Türkiye koşullarında ise harcamalar çok daha farklı olacak, çünkü burada elektrik hizmeti çok daha pahalı.
Genel değerlendirme
HP 2311gt, en uygun fiyatlı 3D monitörlerden biri. HP 2311x ise bu modelin 3D özelliği çıkarılmış versiyonu. Eğer aradığınız özelliklerden en önemlisi 3D ise 2311gt onu elde etmenin en uygun fiyatlı yolu. Fakat 3D sizin için pek de önemli değilse, 2311x de ihtiyaçlarınızı karşılayacak nitelikte. Son olarak söylemeliyiz ki, 3D farkıyla oyun ve film deneyimi kesinlikle çok büyük bir konfor.
Panasonic, yeni nesil trafik güvenlik sistemleri için gelişmiş bir radar teknolojisi geliştirdiğini duyurdu. Yeni radar teknolojisi, insanların ve araçların onlarca metre mesafeden algılanabilmesini sağlıyor.Milimetrik dalgalı radar teknolojisi gece, yağmur, kar ve güneş ışığı gibi görüş mesafesinin az olduğu koşullarda bile nesnelerin algılanmasına olanak tanıyor.
RIM, sosyal ağları sık kullanan müşterilerine hitap edecek yeni akıllı telefonu BlackBerry Curve 9320′yi tanıttı.
BlackBerry Curve 9320, RIM’in popüler mobil sosyal ağ gücünü anında artıran özel bir BBM tuşunun yanı sıra, hızlı ve kolay yazım deneyimi için klavye özellikleri barındırıyor. Dahili FM radyoya sahip olan BlackBerry Curve 9320, 7 saate kadar konuşma süresi veya kulaklıkla 30 saate kadar FM radyo ya da müzik dinleme imkanı elde ediyor.
Kullanıcılar, Facebook ve Twitter gibi önceden yüklenmiş uygulamaları kullanarak sosyal ağları ile gerçek zamanlı iletişime geçebiliyor. Önceden yüklenmiş olarak gelen yeni Social Feeds 2.0 uygulaması, kullanıcıların güncellemeleri birden fazla sosyal ağda, aynı anda paylaşmasına ve haber kaynakları (RSS), sosyal uygulamalar ve anlık mesajlaşma uygulamaları güncellemelerinin tümünü tek bir görünümde yakalamasına olanak veriyor. Flaşlı dahili kamera, video kaydını destekliyor ve akıllı telefonun dahili GPS’i sayesinde fotoğraflar konumları ile etiketlenebiliyor.
BlackBerry Curve 9320, uygun yerlerde Mobile Hotspot ve Wi-Fi çağrı gibi özellikleri destekleyen yeni BlackBerry 7.1 işletim sistemiyle birlikte geliyor.
Tüm Telekomünikasyon İş Adamları Derneği (TÜTED), 17 Mayıs Dünya Telekomünikasyon Günü etkinliği organizasyonu için Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından bu yıl yeniden görevlendirildi. 2012 yılında yapılacak 17 Mayıs Dünya Telekomünikasyon Günü “Bilişim Sektöründe Kadınların Yeri ve Etkisi” teması etrafında şekillenecek.
TÜTED, bu tema çerçevesinde gerek kamu gerekse telekomünikasyon sektörünün önde gelen firma temsilcilerini İzmir’de düzenleyeceği etkinlikte bir araya getirmeyi planlıyor. TÜTED organizasyonu İzmir’de gerçekleşecek.
Etkinlikte mobil telekomünikasyon alanının 3 operatörü Avea, Turkcell ve Vodafone’un yanı sıra Türk Telekom ve Türksat’tan temsilcilerin katılacağı ortak panelde “Sektörün Liderlerinden Bilgi ve İletişimde Kadının Akıl Terine Bakış” konuşulacak.
İkinci panelde ise BTK Kurum Başkan Yardımcısı Deniz Yanık moderatörlüğünde “2023 Hedeflerine Doğru Sektörde Kadının Yeri” tartışılacak. Yetkilendirme Dairesi Başkanı Elif Özdemir’in moderatörlüğünde, STK temsilcilerinin ortak katılımıyla düzenlenecek panelde ise konu “Sektör Sivil Toplum Örgütlenmesinde Kadının Yeri ve Önemi” olacak.
OpenOffice’in 3.4 sürümü indirilmeye hazır.
Açık kaynaklı ofis pakedinin Oracle’dan Apache Software Foundation’a geçtikten sonraki ilk sürümü sunucularda. IBM’in aramızdan ayrılan Lotus Symphony pakedinden kodlar da içeren yazılım, bir süredir hevesle beklediğimiz yenilikler içeriyor.
Yeni sürüm her şeyden önce eskilerine göre daha hızlı açılacak (Write açılana kadar kahve almaya gidip gelmekten gastrit olanların alkışlarını duyar gibiyiz), çünkü artık başlangıçta tüm OpenOffice uygulamaları teker teker başlamayacak (teşekkürler Apache). SVG dosyaları artık destekleniyor, grafik yapımına yeni özellikler eklenmiş ve renk seçenekleri artırılmış. AES256 standardını kullanan ODF 1.2 şifreleme sistemiyle de dosyalar artık daha güvenli.
Geliştiriciler, bu sürüme ufak rötuşlar atacak olan 3.4.1 sürümünün çıkışından sonra ise OpenOffice 4.0 üstünde çalışmaya başlayacaklarını duyuruyor.
Yeni sürümü İngilizce olarak buradan indirebilirsiniz, zira Türkçe sürümün çıkmasına daha biraz var gibi.
Bing, son güncellemesinde yeni eklenen özelliğiyle sosyal medya içeriğinden kuvvet alan aramalar yapabilecek.
Örneğin, A şehrinde konaklayacak yerler arıyorsanız arama pencerenizin sağında yer alan bir çubukta o şehirde oturan ya da büyümüş, o şehirle ilgili fotoğraflar eklemiş, yazı ya da durum güncellemesi girmiş; yani konu hakkında danışabileceğiniz arkadaşlarınızın çeşitli sosyal medya ağlarındaki profilleri listeleniyor. Ayrıca tanımadığınız ama konu hakkında uzman kişiler de gösteriliyor. İsterseniz, arkadaşlarınızın aradığınızı bulmanıza yardım etmesi için aramanızı profilinizde paylaşabiliyorsunuz. Arkadaşlarınızla arama yaptığınız konu hakkında konuştuysanız, bu konuşmalar da arama çubuğunuzda sergileniyor.
Bing’in sosyal çevresi Facebook, Twitter, LinkedIn, Quora, Foursquare ve bilmiyoruz inanır mısınız ama Google+’dan oluşuyor. Özellik şimdilik Amerika’da devreye girmeye başlayacak. Yararlanmak için Facebook hesabınıza giriş yapmış olmanız gerekiyor.
Bing’e bundan sonra eklenecek özellik ise Snapshot. Snapshot arama sonuçlarına tıpkı Google gibi çoklu ortam dosyası, etkinlik veya sanatçıysa bilet bilgileri, bir yerse harita ya da kalınacak yer bilgisi vb. ekliyor, ama bunu bir kenarda uslu uslu duran bir sonuç çubuğu vasıtasıyla yapıyor.
Facebook da artık kendi içinde bir ekosisteme dönüşen uygulamalarını tek bir çatı altında topladı. Yeni yapı App Center (Uygulama Merkezi) adını taşıyor.
App Center’ın kullanıcıya başlıca faydası, sitede belli bir ilgi ve takdir görmüş uygulamaları bünyesine dahil etmesi ve uygulamalar hakkında detaylı bilgi veren sayfalar getirmesi. Yani artık “Dur bakalım neymiş bu,” diye körlemesine oyun, uygulama ekleyip ne olduğunu ancak bütün kişisel bilgilerinize erişim izni verdikten sonra öğrenmek zorunda değilsiniz.
Bunun Facebook’a faydası, mobil cihazlar üstünden uygulama kullanımını ve reklam gelirlerini artırmak olacak. Ha, bir de artık tıpkı iOS ve Android gibi Facebook’ta da yüklemek için satın almak gereken uygulamaların önü açıldı. Facebook’un bu satışlardan yüzde alacağı da kesin.
App Center önümüzdeki birkaç hafta içinde kademe kademe kullanıcılara açılmaya başlayacak. Geliştiricilere uygulamalarını merkeze dahil edebilmek için gerekli bilgi sayfalarını oluşturmaları salık veriliyor.
Hollanda, “ağ/şebeke tarafsızlığı” (“net neutrality”) kavramını yasalaştıran ve kabul eden dünyanın ikinci, Avrupa Birliği’nin ilk ülkesi oldu.
Geçtiğimiz yıl Haziran ayında hazırlanmış olan yasa taslağı dün itibariyle yasama organlarının onayından geçti ve yürürlüğe girdi. Yasaya göre bundan sonra Hollanda’da internet servis sağlayıcıları kullanıcılarının internet kullanımına karışamayacak. Yani “Biz size sınırsız internet verdik, ama 50 GB’dan fazla dosya indirirseniz adil kullanım olmaz,”, “Telefon hizmetinizi de biz sağlıyoruz, rakip olmasın diye Skype’ın çıkış hızını düşüreceğiz” gibi müdahalelerde bulunmak yasak.
Kanun sayesinde özel hayat koruması da artmış durumda. Artık internet hizmet sağlayıcılar, derin paket muayenesi gibi dinleme-gözlemleme yöntemlerini çok kısıtlı koşullarda, o da kullanıcının izniyle kullanabilecek. Kullanıcı bu izni istediği zaman geri çekebilecek. Ayrıca hizmet sağlayıcıların kullanıcılarının internet erişimini kesmesi, faturaların ödenmemesi durumu dışında hemen hemen yasak.
Ağ tarafsızlığı kavramını kanunlaştırıp kabul eden ilk ülke Şili olmuştu.
Ne yapsak; darısı başımıza mı desek, ibret mi alsak?
Madem Instagram o kadar popüler, neden kendisine ait bir fotoğraf makinesi olmasın?
Tasarım stüdyosu ADR Studio bu soruya olumsuz bir yanıt alamamış olacak ki, “Instagram Socialmatic” adlı fotoğraf makinesi projesini biz internetlere gösterdi. “Instagram uygulama simgesine mümkün mertebe benzeyen bir makine olsa nasıl olur?” diye sorup işe koyulan stüdyo, Facebook bağlantılı ve kendinden yazıcılı bir fotoğraf makinesi hayal etmiş. Bir yanı Post-it gibi yapışkanlı kağıtlara baskı yapacak olan Instagraf, fotoğraflara kullanıcı adı ve diğer kullanıcıların takibe alması için QR kodu da ekleyecek. Tam özellik listesini ise şöyle vermişler:
Bu arada, bu projenin henüz sadece bir konsept olduğunu söylemiş miydik? Hay Allah, erken heveslendirdik galiba.
Bilişim Sanayicileri Derneği’nin (TÜBİSAD), Gfk Türkiye, Bankalararası Kart Merkezi (BKM), Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) işbirliği ile hazırladığı “Bilişim Sektörü Verileri” çalışmasına göre Türkiye’de 2011 yılında Bilişim sektörünün büyüklüğü 66.7 milyar TL olarak gerçekleşti.
TÜBİSAD’ın, Türkiye’de bilgi ve iletişim sektörleriyle ilgili güvenilir bilgi elde etme ihtiyacını karşılama ve kamuoyuna bilişim sektörü ile ilgili doğru bilgiyi sağlama amacıyla başlattığı “Bilişim Sektörü Verileri-Bilgi Merkezi Projesi”nin ilk çıktıları açıklandı.
Türkiye’de 2011 yılında donanım, yazılım ve hizmet, elektronik haberleşme, e-ticaret, savunma sanayi, çağrı merkezi, mobil cihazlar pazarlarının toplam cirosu 66.7 milyar TL olarak gerçekleşti. Pazar bazında 2011 yılında büyüklükleri ise şöyle oluştu:
Sektördeki toplam istihdam ise 164 bin 412 kişi oldu. En fazla istihdam 55 bin kişi ile çağrı merkezlerinde gerçekleşti.
TÜBİSAD verilerine göre 2011 yılında Türkiye bilişim sektörünün toplam ihracatı 732,6 milyon TL olarak gerçekleşti. Bu ihracatın 455.9 milyon TL’lik tutarı yazılımda, 117.6 milyon TL’si donanımda, 159 milyonu ise savunma sanayii de gerçekleşti.
LG, L-Serisi akıllı telefonu Optimus L7’yi pazara sundu. 4.3 inç ekrana ve özel bir tasarıma sahip telefon, Ice Cream Sandwich Android OS işletim sistemiyle geliyor.
Optimus L7, şık tasarımı, 8.7 mm’lik inceliği ve daha keyifli bir kullanım deneyimi sunan geniş ekranıyla dikkat çekiyor.
Üründe bulunan, daha hızlı ve akıllı olma özelliği taşıyan Ice Cream Sandwich Android OS ileri düzeyde çoklu işlem kapasitesi sunuyor.Cortex A5 1GHz işlemciye sahip Optimus L7 5 megapiksel kamera barındırıyor.
Samsung’un telefon-tabletinin Android 4.0 Ice Cream Sandwich sürümüne yükseltilmesi başladı.
Birkaç saat önce Avrupalı kullanıcılarla başlayan güncelleme sayesinde, Galaxy Note’a Ice Cream Sandwich’in lezizlikleri yanında S-Note, Shape Match ve My Story gibi yeni uygulamalar da eklenecek. Galaxy Note sahiplerinin sabır testi hayırlı olsun.
Twitter’a yasal darbe gündemde. Sosyal ağların, özellikle de Twitter’ın, devletler için “tehlike” oluşturabilecek grupların iletişim merkezi haline gelmesi başta ABD olmak üzere tüm ülkelerde yasal yaptırımların devreye girebileceğinin sinyalini veriyor.
Özellikle siber aktivist grupların Twitter üzerinden tüm duyurularını yapmaları, bu yaptırım söylentilerinin başlıca sebebi. Fakat, Reuters’ın verdiği habere göre yasal yaptırımların yaratabileceği baskıya rağmen, Twitter mümkün olduğu kadar bu tarzda takipleri engellemeye çalışıyor. Bu kararlılığının bir göstergesi olarak, şirket New York’ta bir mahkeme tarafından Wall Street protestolarında bir göstericiye yönelik açılan davada Twitter üzerinden bu kişinin bilgilerine ulaşmanın insan haklarını ihlal ettiğine dair bir dilekçeyi mahkemeye sundu.
Ülkemizde de özellikle RedHack’in Twitter üzerinden iletişimde olması devlette ciddi rahatsızlık yaratıyor. Tüm web siteleri mahkeme kararı ile kapatılan Kızıl Hackerların Twitter’i kullanmasını önlemek için girişimde bulunulduğu, yine RedHack’in Twitter sayfasında konuşulan bir konuydu. Meclisteki, Internet Kullanımı ile ilgili bir araştırma komisyonunda da devletin “Siber Ordu” kurmasının gerekliliği üzerinde duran bir sunum vardı bugün. Sunumu yapan Gazi Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Alkan, ABD’nin siber savunma için günlük 12 milyon dolar harcadığı ve maruz kaldığı siber saldırılar nedeniyle uğradığı ekonomik kaybın ise yılık 100 milyar doları bulduğunu söyledi.
LG Electronics, farklı elektronik cihazlar üzerinden tüm dijital içeriğe kesintisiz bağlantı ve kusursuz erişilebilirlik sağlayan LG Bulut hizmetini duyurdu.
LG Cloud, rakiplerinden farklı olarak kullanıcılara Android akıllı telefonlar, PC’ler ve Smart TV’lerde olmak üzere üç ekranda ayrı bir set-top box’a gereksinim duymadan her çeşit içeriği yönetme olanağı tanıyor. Kullanıcıların hizmetten yararlanmak için LG Cloud aplikasyonunu Google Play’den veya LG SmartWorld aplikasyonunu Android akıllı telefonlardan, LG Smart TV’lerdeki LG SmartWorld mağazasından ya da www.lgecloud.com’dan indirmesi gerekiyor.
LG Cloud, akıllı telefon içeriğini otomatik olarak cloud sunucuları, PC ve TV ile senkronize ediyor. Akıllı telefonlar ile çekilen fotoğraflar ve videolar PC veya TV’lere anında aktarılabiliyor. PC’de biraraya getirilen videolar, akıllı telefonlarda görüntülendikten birkaç saniye sonra LG Cloud’a yüklenebiliyor. LG Cloud diğer Cloud hizmetlerinden farklı olarak, içeriğin TV, PC veya akıllı telefona aktarılmasının ardından kısa bekletme süresi ile dikkat çekiyor.
AMD, Açık Bilişim Zirvesi’nde, Açık Bilişim Projesi için yeni bir platformun tanıtımını gerçekleştirdi. “Roadrunner” kod adlı bu sunucu platformu, enerji ve maliyet açısından verimli çözümler sağlıyor.
“Roadrunner,” finans hizmetleri piyasasının genel bilişim, bulut bilişim altyapısı, yüksek performanslı bilişim ve depolama ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlandı.
Finans müşterilerinden alınan görüşler doğrultusunda şekillendirilen “Roadrunner” ana kart tasarımı, mali hizmetler sektörünün talep ettiği özellikleri yoğun bir platformda toplayarak gereksiz parçaların çıkarılmasını, en önemli parçaların optimize edilmesini içeriyor. AMD ailesinin en geniş bellek ve bant genişliği kapasitesine sahip Opteron 6000 serisi işlemcilerini kullanan “Roadrunner,” gereken tüm özellikleri barındırmanın yanında büyük enerji tasarrufuyla toplam sahip olma maliyetini önemli ölçüde düşüren bir platform.
“Roadrunner” iki kurulumda kullanılabilen tek bir platform. İlk kurulumda yüksek performanslı bilişim ihtiyaçlarına cevap verirken diğer kurulumu genel bilişim, bulut altyapısı ve depolama alanlarına hizmet veriyor, böylece dört farklı uygulama alanında kullanılabiliyor.
Araştırmacılar, silikon yongaların sınırlamalarını aşabilecek grafen bir yonga üretti.
Michio Kaku’nun endişeleri hızlı sona erdi: California Üniversitesi araçtırmacıları, silikon yerine grafen ve elektrotlar kullanan bir işlemci yongası üretti.
Elekroniğin temellerinden çıkagelen yonga, geleneksel transistörleri taklit eden bir yapıya sahip. Hem bellek hem de mantık devrelerinin işlevlerini içinde topluyor. Yonganın manyetolojik kapısı, birbirlerine grafenle bağlı manyetik elektrotlardan oluşuyor. İkili veri, elektrotların manyetik durumları vasıtasıyla depolanıyor. Bunlar kuzeyde ya da güneyde olmalarına bağlı olarak sırayla sıfır ya da bir sinyalini veriyor. Mantık ise, grafen elektronlarının dönüş durumundan geliyor.
Bu kurulumun, şu an işlemci ve bellek ne kadar kuvvetli olursa olsun aralarındaki bilgi aktarımını belirli bir hıza indiren veri yolunun kısıtlamalarının aşılmasını sağlaması ve bilgisayarları genel olarak hızlandırması da bekleniyor.
Geliştiricilere BlackBerry 10 Alfa sürümü yüklü cihazların verilmesiyle, bir takım bilgi kırıntıları ve tahminler yayılmaya başladı.
Ekrandan ekrana: Efendim diyorlar ki, BlackBerry 10′da “ekran paylaşımı”, yani görüntülü arama esnasında ekranımızda açık olanları konuştuğumuz kişiye gösterme olanağı olacakmış. Ayrıca BlackBerry ortak paydasında birleşen Twitter sevdalılarına müjde, BlackBerry 10 kendi yerleşik Twitter uygulaması yüklü olarak gelecek.
Yeni cihazlar: 10 inçlik Playbook bekleyen varsa kendilerine üzülerek bu projenin iptal edildiğini bildiririz. RIM 7 inçlik Playbook’a yoğunlaşacakmış. BlackBerry 10 yüklü olarak çıkacak olan ilk telefon BlackBerry Colt 2. Geliştiricilerden birinin eşelerken ortaya çıkardığı bir dosyada ise Nevada, Winchester2, London, Blackforest, Nashville ve Naples kod adlarına rastlanmış. Winchester2′nin 4G’li Playbook olduğu biliniyor. London kod adlı bir cihazın varlığı ise geçen yıldan beri gündemdeydi zaten.
Sony, PlayStation3 için PlayStation All-Stars Battle Royale oyununun çıkışını açıkladı.
SuperBot Entertainment tarafından geliştirilen PlayStation All-Stars Battle Royale, tüm zamanların en iyi PlayStation konu ve karakterlerinden etkilenmiş, üst düzey bir dört oyunculu dövüş oyunu.
Oyuncular, aralarında Kratos, Sweet Tooth, Parappa, Fat Princess, Colonel Radec ve Sly Cooper’ın da bulunduğu, tüm PlayStation kataloğuna yayılmış ikon karakterlerin benzerlerini kontrol edecek. Buna ek olarak, oyuncular savaşlarda kullanmak üzere üst düzey üçüncü parti oyun kahramanlarına da erişebilecek. Çok sayıda oynanabilir karakter, özel saldırılar, konulu sahneler ve ezici müziği bir araya getiren PlayStation All-Stars Battle Royale, oyuncuları renkli PlayStation evreninden ilham alan derin bir dövüş oyununun ortasına bırakıyor.
Lenovo, mühendislerinin baykuşların sessiz uçuşlarından ilham alarak oluşturdukları sessiz fan pervaneleri sayesinde dizüstünde fan gürültüsünü tarihe karıştıracağını iddia ediyor.
Dizüstü bilgisayarlarda tüketicilerin en sık karşılaştığı sıkıntılardan biri de yüksek sesle çalışan fan pervaneleri.
Lenovo mühendislerinin baykuşların sessizliğinden esinlenerek oluşturdukları teknolojide, özellikle baykuşların avlarını yakalarken sessiz uçuşları gözlemlenmiş. Bu gözlemden yola çıkan Lenovo mühendislerinin, baykuş kanatlarının aerodinamiklerinden esinlenerek, pazarın en sessiz, fark edilmeyen fan pervanelerini oluşturmayı da başardıkları belirtiliyor.
Ne diyelim? Bize de bekleyip görmek kalıyor.
Bir sonraki Rappelz güncellemesi Epic VII Part 4: Antik Miras yola çıktı. Bugün itibarı ile Avrupa test sunucusu açılan oyun, bütün Ustalık Sınıfı grupları için olan Kübrik Zindanı, yeni yaratık “ Lydian”, yeni zırhlar, silahlar ve kullanıcı önyüzünde bir çok gelişme ile karşınızda olacak.
22 Mayıs’ta Almanya ve Fransa’da, 24 Mayıs’ta İtalya, Türkiye ve Polonya’da oyuncularla buluşacak olan Antik Miras oyunculara harika yeni mücadeleler ve ödüller getirecek.
Bazı şanslı oyuncular ise bugünden itibaren Rappelz ekibinin açtığı Avrupa Test Sunucusunda önizleme imkanına kavuşacak. Epic VII Bölüm 4 hakkında detaylı bilgiye http://rappelz.gpotato.eu üzerinden ulaşmak mümkün.
Microsoft’un düzenlediği Microsoft Yönetim Zirvesi’ne İstanbul bir kez daha ev sahipliği yaptı. Türkiye’nin önde gelen BT profesyonellerinin sektörün devleriyle bir araya geldiği etkinlikte Microsoft’un yeni çözümleri System Center 2012, Windows Server 2012 ve Windows Azure tüm detaylarıyla ele alındı.
750’yi aşkın katılımcının yer aldığı etkinlikte Microsoft System Center 2012, Windows Server 2012 ve Windows Azure hakkındaki en güncel bilgiler ve haberler BT profesyonelleri ile paylaşıldı. Gelecek için geliştirilmiş ve kurumların kullanıma şimdiden hazır olan çözümlerin tanıtıldığı zirvede açılış konuşmalarının ardından 2 paralel salonda Microsoft’un en yeni çözümleri, sponsor sunumları ve müşteri hikayeleri anlatıldı.
Ortadoğu’dan da katılımın gerçekleştiği MMS 2012 İstanbul etkinliğinde Türkiye’deki finans, üretim, telekomünikasyon ve kamu sektörlerinin önde gelen BT profesyonelleri, sektörün devleriyle bir araya geldi.
Polaroid, Polamatic adlı fotoğraf çekme uygulamasını filtreli fotoğraf severlerin beğenisine sundu.
Eski filmlerle çekilen fotoğrafları yad ede ede Instagram’ın 1 milyar dolara alındığı günlere geldiğimizi farkeden Polaroid, çekilen dijital fotoğraflara klasik Polaroid filmlerinin renklerini ve çerçevelerini giydiren bir uygulama piyasaya sürdü. Polaroid’in uygulamasının bu işi yapan onlarca uygulamadan farkı, kullanılan çerçevelerin gerçek Polaroid fotoğraflar taranarak elde edilmiş olması. Ayrıca flaşlı ya da flaşsız çekim yapabiliyor, gren miktarını ayarlayabiliyor, fotoğrafların altına yazı ekleyebiliyor, hem ön hem arka kamerayı kullanabiliyor ve çektiklerinizi elbette Facebook’la Twitter’da paylaşabiliyorsunuz.
Polamatic’i AppStore’dan 99 cent’e alabiliyorsunuz. Hayır, Instagram varken bunu da almanız sorun değil bizce.
Olympus’un yeni modeli TG-1, konuyla ilgili çevreler tarafından “Yaşasın, fotoğraf da çekebilen dayanıklı fotoğraf makinesi!” olarak coşkuyla karşılandı.
Tamı tamına 12 metre derinliğe kadar su geçirmeyen, 2 metreden düşmeye bana mısın demeyen, -10 dereceye kadar soğuğa dayanan ve 100 kiloya kadar olan yüklerin altında ezilmeyen TG-1′in sporcu yönü, fotoğrafçı yönünü gölgede bırakmıyor. Bu dayanıklı kasanın içinde su altı gibi ortamlardaki loş ışığa uygun f/2.0 geniş açılı mercek, 12 megapiksellik bir sensör, TruePic VI görüntü işlemcisi ve markanın PEN serisinde bulunan FAST AF otomatik odaklanma sistemii GPS ve pusula mevcut. Arkasında ise açık havada az yansıma yapacak şekilde tasarlanmış 3 inçlik OLED bir ekran bulunuyor.
Cihaz Haziran ayında piyasaya çıkacak ve yaban ellerde 399 dolardan satılacak.
LG Electronics, sinema ve eğlence dünyasının lideri The Walt Disney Company çatısı altındaki Marvel ile yeni bir işbirliğine imza attı. İşbirliğinin ilk adımı olarak tüketiciler Yenilmezler (Marvel’s The Avengers) filmine özel içerikleri LG mağazalarında ve teknomarketlerde LG Cinema 3D TV’lerde izleyebilecek.
Şirket, Marvel ile yapılan iş ortaklığını başka projelerle devam ettirmeyi planlıyor. İşbirliği kapsamında ayrıca Yenilmezler (Marvel’s The Avengers) filmine ait 2D ve 3D içerikler LG mağazalarında ve seçili teknomarketlerdeki LG TV bölümlerinde izlenebilecek.
Ülkemizde 4 Mayıs’ta izleyiciyle buluşan Yenilmezler (Marvel’s The Avengers) beklenmedik bir düşman su yüzüne çıkıp dünyanın güvenliğini tehdit etmeye başlıyor. S.H.I.E.L.D. adıyla bilinen uluslararası barışı koruma teşkilâtının yöneticisi olan Nick Fury, dünyayı böylesi bir felâketten kurtarmak için bir takıma ihtiyacı olduğunu anlıyor ve takıma adam seçmek için dünyanın dört bir yanını gezmeye başlıyor. Iron Man, Hulk, Thor, Captain America, Hawkeye ve Black Widow’dan oluşan Yenilmezler ekibi Dünya’yı felâketin eşiğinden kurtarmaya çalışıyor.
Şubat ayında Mobile World Congress’te duyurulan ASUS Transformer Pad TF 300T satışa sunuldu.
Üç farklı renk seçeneği bulunan ASUS Transformer Pad, opsiyonel klavyesi (dock ünitesi) ile birlikte kullanıldığında, tabletten dizüstüne dönüşüyor. Tam QWERTY klavye, çoklu-dokunmatik touchpad ve USB/SD kart yuvalarıyla verimliliği artarken, dock ünitesi ile birlikte kullanıldığında, toplam pil ömrü 15 saate kadar çıkıyor.
Transformer Pad’de bütünleşik olarak bulunan güçlü NVIDIA Tegra 3 dört çekirdekli işlemci ve ASUS SonicMaster teknolojisiyle olağanüstü bir ses deneyimi yaşıyor ve 8 megapiksellik oto-fokus kamerasıyla da kristal netliğinde fotoğraflar elde ediliyor. Transformer Pad, yükseltilebilen ve daha fazla performans sağlayan özel bir yazılım olan Android 4.0 (Ice Cream Sandwich) işletim sistemiyle çalışıyor.
9.9 mm inceliğinde ve 635 gr ağırlığındaki Transformer Pad, 12 çekirdek GeForce GPU’ya sahip NVIDIA Tegra 3 4-PLUS-1 dört çekirdekli işlemci ile güçlendirilen Transformer Pad, çoklu uygulamalarda, 1080p Full HD video izlerken ve oyun oynarken mükemmel performans sergiliyor.
Emektar Twitter resim paylaşıcısı, uygulamasıyla AppStore’a yerleşti.
Her zamanki gibi fotoğrafların “tweet” olarak paylaşılmasına zemin hazırlayacak olan Twitpic, iPhone uygulamasında fotoğraflara efekt ekleme, en popüler kullanıcılar arasında gezinip çektikleri fotoğraflara bakma gibi bir takım fazladan ikramlarda da bulunuyor. Fakat Instagram çağını yaşadığımız ve pek çok Twitter uygulamasının fotoğraf paylaşma özelliğiyle geldiği şu devirde Twitpic için hem geç, hem de güç olacak desek yanlış olmaz herhalde.
Araştırmacılar mıknatıs üretebilen bir bakteri cinsinin gelecekte biyolojik bilgisayar yapımında kullanılabileceğini düşünüyor.
BBC kaynaklı bir habere göre İngiltere’deki Leeds Üniversitesi ve Japonya’daki Tokyo Tarım ve Teknoloji Üniversitesi’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği araştırmada demir yiyen mikroplardan yararlanıldı.
Araştırmada kullanılan bakteri Magnetospirilllum magneticum ismini taşıyor. Bu manyetik mikroorganizmalar genellikle göllerin yüzeyinin hemen altında oksijenin bol olduğu suda yaşıyor. Bu bakteriler sadece dünyanın manyetik alanını takip ederek yukarı aşağı yüzüyorlar. Bu bakteriler demiri sindirdiklerinde vücutlarındaki proteinler demir ile etkileşime giriyor ve magnetit adlı minerali üretiyor. Magnetit ise dünyadaki en manyetik mineral.
Bu bakterilerin mıknatısları nasıl oluşturduğunu inceleyen bilim adamları bilgisayar ortamında mikroplardan bağımsız olarak aynı işlemi gerçekleştirmeyi başardı.
Mikroplar demiri sindirirken içlerinde küçük mıknatıslar yaratıyorlar. Bu tip mıknatıslar bilgisayarların sabit disklerinin üretiminde de kullanılıyor. Bilim insanları bu araştırma sonucunda gelecekte çok daha hızlı bilgisayarlar üretilebileceğine inanıyor. Teknoloji ilerledikçe ve bilgisayar parçaları giderek daha küçük hale geldikçe bilgisayar üretmek giderek zorlaşıyor. Daha küçük bilgisayar parçalarına ihtiyaç duyan bilimadamları da doğaya dönüyor ve mikropları işin içine sokuyor.
Mikroorganizmaları mıknatıs yapımında kullanan bilimadamları aynı zamanda yaşayan organizmalardan elektrik kabloları üretmeyi de başardı. Gelecekte bu tip kabloların bilgisayarlara veri iletiminde kullanılabileceğine inanılıyor.
İstanbul gibi engebeli bir şehirde büyüyen herkes gibi ben de düz şehirlerde farklı hissediyorum. Düz bir şehirdeyken, gökyüzü yere daha yakın geliyor. Her yer gökyüzüyle kaplı. Berlin de böyle bir şehir. Tıpkı Paris, Amsterdam, Eskişehir, Ankara, Prag, Budapeşte, Barselona gibi… Bu şehirleri kuşbakışı izlemek, bir lunaparka dönme dolaptan bakmak gibi. Büyük şamatayı görür ve izlersiniz, ona yukarıdan bir yerlerden bakma şansınız olduğunda. Şehrin gürültüsünü, hareketliliğini veya sessizliğini, ıssızlığını görürsünüz. Renkli bir şehir, ürküntüyü ve heyecanı ayrı zamanlarda sunabilir. Boş bir lunapark hüzünlüdür.
İnsanlar, mahalleler, sıradan günlük yaşantılar içinde geçişler ve kayboluşlar. Şehir insanı yutar ve o şehrin içinde yaşarken, o düzlükte fark edilmeden yürürken bu sindirilmişliği kabullenişle içinizden geçenler sadece sizin dünyanızda yankısını bulur. İşte böyle zamanlarda bazı çizgiler belirir, çevrenizdeki insanlar ile içinde yaşadığınız şehir arasında görürsünüz bu çizgileri. Şayet şehirden sıkılırsanız insanlarına başvurursunuz. Ne kadar kalabalık olduğu önemli değil. İnsanlar sizi anlamıyorsa, siz onları anlamıyorsanız şehirle flörtünüz başlar. Bir müddet onun tadını çıkartırsınız. Her zaman kaçacak bir şehir bulabilirsiniz aslında. Üstelik bu şehirde yaşıyor olmanız şart da değil. Bir yanınız, bir şeyiniz o şehirdedir, bu yeterli. Tamamen sizin elinizdedir. O şehri, insanlarıyla veya tek başına yargılamak ve hapsetmek size bağlı.
Eylül 2011 – Berlin/Almanya
Kamera: Canon EOS 7D Lens: Canon EF 16-35mm
F durağı: f/2.8
ISO hızı: ISO-100
Poz süresi: 1/2000 sn.
Odak uzunluğu: 16 mm
Öğrencilik yıllarımda Anadolu’dan gelen bir arkadaşım, parklarda gördüğü “lütfen çimlere basmayınız” uyarısına çok şaşırdığından bahsetmişti. Çünkü çimler uzaktan seyretmek için değil, üzerine basmak içindir Metropolde doğup büyümüş her insan gibi ben de bu şaşkınlığa şaşırıp, öğretilmiş yasakları sorgulamadan nasıl da kabullendiğimizi bir defa daha düşünmeye başlamıştım.
Beton ve camdan inşa edilen şehirlerde bir yudum çimen gören vatandaşın, otoban kenarı olsa bile mangalı kurduğunu görmüşsünüzdür. Bir hayli uzun bir konu. Sebeplerini ve çözümlerini düşünmek dahi istemiyorum. Planlaması akıllıca yapılmış şehirlerde insanların nefes alabildikleri alanların varolduğunu görmek imrendiriyor beni, derdim bu. Çevresini demir parmaklıklarla çevirdiğimiz yeşil alanlara “lütfen çimlere basmayınız” uyarılarını asarak şehirlerimizde yeşili yaşatmaya çalışıyoruz fakat nafile. Çimeni hapsederek değil, çoğaltarak koruyabiliriz.
Yaşanabilecek şehirler listemin üst sıralarında yer alan San Francisco, bir şehirde aradığım pekçok özelliğe sahip. Üstelik çimlere basmak da yasak değil.
Ekim 2011 – San Francisco/ABD
Kamera: Canon EOS 7D Lens: Canon EF 16-35mm
F durağı: f/2.8
ISO hızı: ISO-100
Poz süresi: 1/1600 sn.
Odak uzunluğu: 21 mm
Her şehrin simgeleri vardır. New York’un ise pek çok simgesi var. Bunlardan biri, geniş caddelerini sarıya boyayan taksileri. Amerika Birleşik Devletleri’nde “Taxicap” olarak anılan bu araçlar, 1960′lardaki sosyal huzursuzlukların yoğunlaştığı dönemde, New York’ta mecburiyetten ortaya çıktı. Mecburiyetin sebebi, suç oranındaki artışa paralel olarak, şehirde yaşayan insanların ulaşımda bazı güvenlik sorunları yaşaması oldu. Taksilerin ayırt edilmesi ve kontrol altında tutulabilmesi için özel bir renk ve medallion olarak anılan özel plakaya sahip olmasına karar verildi. 1967′de New York’taki ilk sarı taksiler yolcu taşımaya başladı. Renk tercihinde, sarının fark edilebilir ve geçicilik hissi vermesi etkin oldu.
New York’ta 60 bin civarında taksi şoförü bulunuyor ve bunların yüzde 80′i göçmen. Özellikle Karayip ve Güney Asya ülkelerinden göçmen olarak ABD’ye gelenler yoğunluk gösteriyor. Nadiren de olsa Türk taksi şoförlerine rastlayabilirsiniz. Benim gördüğüm kadarıyla, Türkler taksiden ziyade, limuzinlerde şoförlük yapıyor. Ha, bahsi geçmişken söyleyeyim, limuzin Amerika’da çok yaygın bir ulaşım hizmeti. Sadece süper zenginlerin değil, özel günlerinde konforlu bir ulaşım hizmeti almak isteyenler limuzin kiralıyor. Bu yüzden sokaklarda boy boy limuzin görmek mümkün.
İleride bir gün New York’a giderseniz, o ünlü taksilere binin. New York’u bu taksilerin penceresinden seyredin. Daha farklı manzaralar göreceksiniz. Unutmadan, Taxicab adının nereden geldiğini de söyleyeyim: Çok ilginç biçimde taximeter ve cabriolet kelimelerinden türetilmiş.
Ekim 2011 – New York/ABD
Kamera: Canon EOS 7D Lens: Canon EF 16-35mm
F durağı: f/2.8
ISO hızı: ISO-1000
Poz süresi: 1/100 sn.
Odak uzunluğu: 16 mm
En çevreci ulaşım aracı olan bisikletin yaygınlaşması için son yıllarda “bisiklet paylaşım sistemi” (Bicycle sharing system) adında bir sistem işletiliyor. Şehir bisikleti de (City bike) yaygın olarak kullanılan bir isim. Dünyanın pek çok büyük şehrinde (200′den fazla uygulama olduğu tahmin ediliyor) başarıyla uygulanan bu sistem, genellikle belediyelerle özel sektör kuruluşları tarafından ortaklaşa kuruluyor. Sisteme üye olan kullanıcılar, şehrin farklı yerlerindeki istasyonlardan bisikleti alıp işini gördükten sonra bir başka istasyona bırakıyor. Gelişmiş sistemlerde bisikletler GPS uydularıyla izleniyor.
Çevre kirliliğinden, trafikten, gürültüden ve stresten uzaklaşmak için bire bir. Gel gelelim bizim ülkemizde pek az şehir uygun bu sistem için. Bir dönem Yalova’da belediyen öncülüğünde kurulmuş fakat sonrasında ne yazık ki başarılı olamamıştı. İnsanımızın bisikleti bir vasıta değil de, oyun aracı olarak görmesi de bence bunda bir etken. Bisiklet yollarına saygı göstermemek, otomobilleri bisikletlierin zerine sürmek ve daha pek çok olumsuz davranış yüzünden büyük şehirlerimizde bisiklet kullanmak meşakkatli iş.
Aralık 2010 – Paris/Fransa
Kamera modeli: Canon EOS 50D
F durağı: f/5.6
ISO hızı: ISO-200
Poz süresi: 1/60 sn.
Odak uzunluğu: 41 mm
Şehirlerin iç içe geçmiş, kayboldukça ve uzun vakit geçirdikçe ancak görebileceğiniz mekanları ve detayları bulunuyor. Bence en güzel mekanlar, turist gözüyle değil, kaybolur gibi dolaşırken tesadüf ediyor.
Küçük Avrupa şehirlerine gidenlerin en büyük yakınması genellikle gezilecek, oturulacak az yer olmasından. Merkezdeki mutlaka görülmesi gereken yapıları, meydanları ve mekanları gördükten sonra “Eee, bu kadar mı?” diye soruyor insan haklı olarak. Değil elbette. Keşfetmek için ilk bakışta görülemeyenlere yaklaşmak gerekiyor. Bunun özel bir yöntemi yok. Biraz sezgi, biraz merak, bir de uzun süre yürürken sizi rahatsız etmeyecek ayakkabılar. Yürüyerek veya bisikletle bir şehri keşfetmek her zaman daha kolaydır.
Brüksel, Avrupa’nın en sıkıcı sayılan şehirlerinden biri. Doğrusu eğlence mekanları konusunda bu görüşe tamamen katılıyorum. Fakat gündüz vakit geçirirken şehir size olanca cömertliğini gösteriyor. En sevdiğim yanı ise bir ara sokaktan dönerken, hiç beklemediğim biçimde küçük bir meydanın ansızın karşıma çıkması. Lizbon’da ve Barselona’da defalarca yaşadığım bir his. Önceki ay Brüksel’de de gördüm böyle meydanlardan. Daha iyisi, İtalyan şehirlerinde rastladığım türde avlular… Bir binanın girişinden adım atıp ilerleyince karşınızda arz-ı endam eden bir geniş avlu. O avluda bir kafe veya restoran olması durumu daha da güzelleştiriyor. Çünkü bu sayede bizler de avlunun serin, gölgeli, sakin atmosferinden istifade etme şansını elde etmiş oluyoruz. Avlular daima eşsiz bir huzur sunuyor. Mekan seçimlerinde göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim. Beyoğlu’nda da birkaç büyük avlu görmüş ve mekanlarında oturmuştum. Ne demiştim; en güzel mekanlar, turist gözüyle değil, kaybolur gibi dolaşırken tesadüf ediyor. Haydi kaybolun ilk fırsatta.
Ağustos 2011 – Brüksel/Belçika
Kamera: Canon EOS 600D Lens: Canon EF 16-35mm
F durağı: f/2.8
ISO hızı: ISO-400
Poz süresi: 1/160 sn.
Odak uzunluğu: 50 mm
Bazı sorular veya sözler, peşinden gelecek cümlelerle ilgili her zamankinden çok şey anlatır. Durumlara, karakterlere hatta cinsiyetlere mal olmuş sözler de var. Benim en sevdiklerimden biri “konuşmamız lazım”. Bakmayın seviyorum dediğime, her erkek gibi ben de bu sözden müthiş korkuyorum. Ardından oldukça tekinsiz, korkulması gereken konular açılacaktır. Şimdiye kadarki yaşam deneyimim ve yakın çevremdeki insanların paylaşımları bu tezimi doğruluyor. Asla ama asla, bir kadının sevgilisine “konuşmamız lazım” demesinin ardından gelecek sözler hayra alamet değildir.
Bu durum aslında ilişkilerde sorgulayan ve adım atma heveslisi olan tarafın kadınlar olmasından kaynaklanıyor. Bir şeyler yolunda gitmemektedir, birinin bir şeyler yapması gerekiyordur; ve bu kişi de kadının kendisidir. Eh, hak vermek gerekir ki böylesine önemli ve karşınızdakini kıskıvrak köşeye sıkıştıracağınız bir sohbetin başlangıcı için “konuşmamız lazım”dan daha harika bir girizgah olamaz. Bu yüzden, sevgili erkekler, siz siz olun; sevgilinizden “konuşmamız lazım” sözünü duyar duymaz bir şeyler yapın. Oradan koşarak uzaklaşır mısınız, Kanada konsolosluğuna vatandaşlık için mi başvurursunuz, yoksa deli numarası mu yapmaya başlarsınız bilemem. Bu fotoğraftaki çocuğun aklından geçen şey bence “şimdi hızla koşmaya başlarsam sanırım gerisini konuşmak zorunda kalmam” gibi bir şey.
Kamera: Canon EOS 7D Lens: Canon EF 24mm f/1.4
F durağı: f/4
ISO hızı: ISO-1000
Poz süresi: 1/250 sn.
Odak uzunluğu: 24 mm
Bira dendiğinde ilk akla gelen ülke şüphesiz Almanya. Çoğu insan, dünyada birayı en yoğun tüketen milletin Almanlar olduğunu sanıyor. Fakat istatistikler farklı söylüyor. Dünyada kişi başına bira tüketiminin en yüksek olduğu ülke Çek Cumhuriyeti. İkinci sırada İrlanda var. Almanya ise üçüncülüğe talim ediyor.
Aslında bu önyargının çok önemli dayanakları var. Birincisi, Almanlar bira kültürüne çok büyük katkılar sunmuş bir millet. Her eyaletinin kendine özel yüzlerce bira markası bulunuyor. Bazı kaynaklara göre Almanya’da toplam bira markası 5000′i geçiyor. Üretici şirket sayısı ise 1300 civarında. En çok gittiğim ülkelerden biri olduğu için, farklı şehirlerinde uzun uzun vakit geçirirken, Almanların bira kültüründen de nasiplenmeye çalıştım.
Birayı görkemli biçimde sunmaları, hayatlarının önemli bir parçası görmeleri, Almanları bira ile özdeş tutmak için oldukça geçerli sebepler. Eh, Oktoberfest’i anmamak olmaz. Her yıl Eylül ayının son günlerinde başlayıp Ekim’in ilk günlerinde düzenlenen iki haftalık muhteşem bir festival. Biranın harman olduğu yer, Bavyera’nın başkenti Münih’te gerçekleşiyor. Tam da şu günlerde… Oktoberfes’in birası özel mayalanıyor. Lezzet ve alkol bakımından daha farklı ve sert olan özel bira, her yıl festivale katılan milyonlarca birasever için bulunmaz bir nimet.
Yılın diğer zamanlarında Münih’te dolaşırken, fotoğraftakine benzer mekanlarla karşılaşmanız çok normal. Her yaştan insan oturmuş sohbet eşliğinde biralarını yudumlıyor. Üstelik öyle narin bardaklarda değil, Maß adı verilen 1 litrelik dev bardaklarla içiyorlar köpüklü biralarını.
Almanlar alkol almak veya sarhoş olmak maksadıyla bira içmiyor. Sevdikleri için içiyorlar. Şimdiye kadar bira içip sarhoş olmuş bir Alman görmedim. Yolunuz bir gün Münih’e düşerse, fotoğraftaki gibi bir bira bahçesinde oturun, 1 litrelik bardakta biranızı alın ve tadını sonuna kadar çıkararak için. Sonra da fotoğrafını çekip bana gönderin.
Kamera: Canon EOS 600D Lens: Canon EF 16-35mm
F durağı: f/2.8
ISO hızı: ISO-100
Poz süresi: 1/640 sn.
Odak uzunluğu: 36 mm
16 mm
Odanızın penceresi neye açılıyor? Bir bahçe, bir sokak, bir park veya bir sundurma? Bir başka pencereye açılıyor olmasın? Belki de bir mezarlık. Yoksa derin bir uçuruma mı? Söylesenize, neye açılıyor odanızın penceresi? Neye açılıyor gözleriniz, gözleriniz?
Zürih’te ilk gecem. Hava soğuk fakat çok kuru, yağışsız bir ayaz var. Yabancı bir şehirde yabancı bir otel odasında uykuya daldım. Uyanıp perdeleri açtığımda dışarısı bembeyazdı. Soğuğu da yabancı bu şehrin, çatıları da. Bir müddet seyrettim bu beyaz örtüyü. Çocukluğumda kara uyanmış olmanın o benzersiz heyecanı ve bir an önce dışarı çıkma sabırsızlığından eser yoktu. Eh, İstanbul da kaç zamandır böyle sürprizler yapmıyor bize. İnsan ülkesinin kar kokusunu da özlüyor, şairin dediği gibi.
Odamın penceresi Zürih’in soğuk karlarıyla örtülü yabancı çatılarına açılıyordu. Neyse ki iki günlük bir manzaraydı bu. Ben galiba Zürih’i bu yüzden hiç sevmedim. Bir şans daha vermek gerekir değil mi?
14 Aralık 2010 – Zürih/İsviçre
Kamera modeli: Canon EOS 50D Lens: Canon EF 50mm f/1.8 II
F durağı: f/7.1
ISO hızı: ISO-100
Poz süresi: 1/80 sn.
Odak uzunluğu: 50 mm
Denizin rengi gökyüzünden geliyor. Güneş açtığında, bulutların rengiyle süslenen denizi seyretmek, diğer zamanlarda olduğundan daha büyük bir zevk veriyor. Los Angeles’ta, Santa Monico yakınlarında bu fotoğrafı çekerken, insanların denizi seyredişlerini seyrediyordum. Uzun çite yaslanmış ve oturmuş insanlar kendi alemlerinde.
Kasım 2009 – Los Angeles/ABD
Kamera: Canon EOS 500D
F durağı: f/10
ISO hızı: ISO-100
Poz süresi: 1/200 sn.
Odak uzunluğu:32 mm
Ülkemiz ne yazıktır ki mimari konusunda son 100 yılını yan gelip yatarak geçirmiş. Görülmeye değer eserlerin çoğu, Cumhuriyet öncesi dönemden kalma. İstanbul’da örnek gösterilebilecek bina sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Haydarpaşa Garı, bunlardan biri. Görkemli ve ruhu olan bir yapı. 1906′da inşa edildikten sonra iki yangın ve bir gemi kazası atlattı. Geçen seneki yangın, çatısını aldı götürdü. Hâlâ çok güzel, hâlâ vapurla yanından geçen insanları kendisine baktırıyor, fotoğraflarını çektiriyor. Fakat biliyoruz ki acı çekiyor. Her yangında biraz daha ruhundan eksiliyor. Haydarpaşa, baktı kara…
Eylül 2011 – İstanbul/Türkiye
Kamera: Canon EOS 7D Lens: Canon EF 16-35mm
F durağı: f/10
ISO hızı: ISO-100
Poz süresi: 1/160 sn.
Odak uzunluğu: 21 mm